Soundtrack: The Matrix (1999)

Öteki Sinema için, aziz dostum Egemen’in “akıllara takılıp kalan ya da akıllardan hiç çıkmayan” soundtrack albümlerini ufaktan ufaktan derleme fikrini ortaya atmasını takiben aklıma gelen birkaç albümden biriydi The Matrix’in soundtrack seçkisi.

Nu metal’in zirveye oynamaya başladığı ve elektronik altyapılı müziğin de kabuk değiştirmeye başladığı o yeni deneyimlere açıldığımız meşhur dönemin koşulları göz önünde bulundurulursa; The Matrix’in soundtrack külliyatının, devler ligi korteji kıvamında olduğunu söylemek hiç de abartı kaçmaz. X jenerasyonunun, bir zamanlar kulağında “walkmen” olmadan uyku duvarının üzerine zıplayamama sebebi olan Marilyn Manson, Deftones, Prodigy, Rage Against The Machine, Rammstein ya da Monster Magnet gibisinden bir dolu ismin bir araya gelerek fütursuzca halay çektiği bir albümden söz ediyoruz!

Malum, milenyum arifesinde, hem sinemasal hem müzikal hem de edebi trendlerin büyük ölçüde değiştiği bir dönemde karşımıza çıkan The Matrix; bizleri salt epistemolojik suların köpürdüğü bir çağlayanın içine çekmekle kalmamış; hem görsel hem de işitsel anlamda damak zevkimizin de farklı bir yöne direksiyon kırmasını sağlamıştır. Alternatif metal ile elektronik müziği kafa kafaya çarpıştıran bu güzide albüm; Wachowski Kardeşlerin eklektik sayılabilecek müzik zevklerinin de aynası olma işlevi görmüştür bir nevi.

Albüm, dinleyiciye kapılarını Marilyn Manson’ın (tarafımdan en çok sevilen hiti olan) Rock Is Dead ile açıyor! Filmde yalnızca credit kısmının yedek kulübesine tepiştirilmekle yetinilen bu Manson kıyımı; albümde yer alan 13 parçanın bir nevi ortak paydası gibi düşünülebilir. Hemen ardından gelen ve Matrix’in müzikal etiketi olarak kabul edebileceğimiz Propellerheads imzalı “Spybreak!” ise, bu kurşun misali girişi duvara toslatıyor diyebiliriz (Gerçi bu dengesiz dağılım albümün tamamında var. Bu sebeple Matrix’in müzikal cenahtaki bu bedbahtlığını yermek için çok geç!).

Ministry’nin cayır cayır hiti Bad Blood’ı filmin hiçbir yerinde işitmemiş olsak da, kendisine bu albümde rastlamak büyük bir şans! Hemen ardından gelen Rob Dougan imzalı Clubbed to Death ise, bambaşka bir diyardan haykırıyor dinleyiciye! Bir dönem ana haber bültenlerinin gedikli tema müziklerinden biri olan bu Rob D. yaratımını ayrı bir yazının konusu yapmamız lazım gelir aslında. Kurayamino versiyonu olarak anılan bu uzun sürüm (yaklaşık yedi buçuk dakika sürüyor) Dougan’ın ellerinde hayat bulan en güzel şeylerden biriydi kuşkusuz!

90’lı yılların sonuna doğru, dalgaları durulmaya başlayan Meat Beat Manifesto’nun Prime Audio Soup’unun devreye girmesiyle birlikte birkaç parçalık da olsa konsept bütünlüğü olan elektronik altyapılı bir nizam tutturuyor albüm. Özellikle 90’lı yılların sonu ile 2000’li yılların başlarında sinemalarımıza uğramış pek çok aksiyon filminin, adrenalin zengini sekanslarını süsleyen Lunatic Calm imzalı Leave You Far Behind’ı es geçmemek gerekir. Morpheus ve Neo’nun ilk kapışmasında, vintage suyuna batırılmış dojonun derinlerinden gelen Prodigy hiti Mindfields ile birlikte albümün ilk yarısı da kazasız belasız nihayete ermiş oluyor.

Hiçbir zaman müziğine de sinemasına da ısınamadığım Rob Zombie’nin, orijinalinden daha dinlenilesi bulduğum Hot Rod Herman remiksi Dragula’sını da atlatmayı başardığımızda; albümdeki şarkılar yeniden vites atmaya başlıyor. Yine filmde duyamadığımız, dönemin en sevilen nu metal gruplarından biri olan Deftones’ın, genç dinleyiciler tarafından bıkılmaksızın tüketilen parçası My Own Summer ile gaza gelen bünyeler, Hive’ın tekdüze ve albümdeki en iç bayıcı müzikal mahsül olarak kabul edilebilecek Ultrasonic Sound’ı ile durulsa da; Monster Magnet’in Look to Your Orb for the Warning’i ile birlikte yavaştan silkeleniyoruz.

Bu gün pek çok dinleyicinin Rammstein aşığı olmasına vesile olan (ve adet olduğu üzere yine filmde duyma şerefine erişemediğimiz) Du Hast ile topu sertçe ortalayan albüm; nihayetinde filmin final sahnesinin de hakkını veren ve Zach De La Rocha’nın gırtlak patlatırcasına tüm ölümlüleri, tıpkı Neo misali gaflet uykusundan uyandırmak için bir tarafını yırttığı Wake Up manifestosu ile fiyakalı bir gol atıyor! Wachowski’lerin Rage Against The Machine sevdasının özel olarak altının çizildiği bu şık finalin ardından, elinizde kalan albüm, konsept anlamında birbirine yakın bir dolu isme rağmen toz şeker gibi dağılmış görünebilir.

Yine de bugün iki farklı jenerasyonun buluşma noktası olmuştu Matrix’in soundtrack albümü. Bir jenerasyon en sevdikleri hitleri, milenyumun son büyük sinemasal hadisesi sayılan bir filmde dinlemenin zevkine varırken, bir alt jenerasyon ise bu albüm sayesinde yepyeni isimler tanıyarak gidip albümlerini satın almıştır. Yeniden dönüp bakmak için eşsiz bir fırsat!

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir