Daha Kötü Olamazdı: The Great Wall / Çin Seddi (2016)

Son dönemde gişe hasılatında milyar dolar sınırını geçen filmlerin sayısında bir artış var. Bunun sebebi filmlerin çok şahane olması, pazarlama yöntemlerinin değişmesi, kâr marjlarının yükselmesi veya dünya çapında sinemaya olan ilginin artması değil, Çin’in 2012 yılında yabancı film kotasını 20’den 34’e çıkarması.

Filmini Çin’de gösterime sokanların çoğu ihya oluyor. Dünya çapında azıcık iyi gişe elde edenler Çin’den gelen takviyeyle milyar dolar barajını aşabiliyor. Bazı filmler Çin gösterimleri sayesinde kâra geçebiliyor. Bu durum filmleri de etkiliyor tabii. Bazı durumlarda senaryo çekimler başladıktan sonra değiştirilip Çinliler kötü adam rolünden çıkarılıyor. Giderek daha fazla sayıda film Çin’de geçmeye başlıyor. Çinli oyuncular, Hollywood filmlerinde boy gösteriyor. Filmleri yıl sonu bilançolarındaki rakamlar olarak gören stüdyo yöneticileri de ellerini ovuşturuyor ve bu kârlılığı bir adım öteye götürmeye çalışıyor: Hollywood-Çin ortak yapımları. The Great Wall (Çin Seddi) bu yeni ortaklığın ilk ürünlerinden biri olarak göze çarpıyor.

Filmde bir İngiliz, bir İspanyol, bir Osmanlı ve bir Alman bir bara değil, barut almak için Çin’e gidiyor. Peşlerindeki akıncılardan kurtuluyorlar ama karşılarına daha büyük bir tehdit çıkıyor: Taotei. Sadece canavarı öldüren İngiliz kahramanımız William Garin ve İspanyol Pero Tovar bu saldırıdan kurtuluyor ve Çin’in gizli tarikatının koruduğu Çin Seddi’ne ulaşıyor. Meğer bu Çin Seddi, Taoteilere karşı yapılmış. Taoteiler her şeyi yiyen açgözlü yaratıklarmış. Hatta dünyada yenecek bir şey kalmadığında birbirlerini yiyeceklermiş. Bunlar da çok gizli bilgilermiş, o yüzden Çin Seddi’ne bir giren bir daha çıkamazmış. Pero, yine barutun peşinden 25 yıl önce Çin’e gelip geri dönmekten alıkonan Sör Ballard’la kaçış planları yaparken Çinli kadın komutan Lin Mae’den etkilenen William, “beyaz erkek olmazsa savaşı kazanamazsınız” diyerek üstün okçuluk yeteneklerini Taoteilere karşı kullanmaya karar veriyor. Gerisini tahmin edebilirsiniz.

The Great Wall, adeta bir rüya takımını bir araya getiriyor. Yönetmen Hero (Kahraman) ve House of Flying Daggers (Parlayan Hançerler) gibi şahane wuxia filmlerine imza atmış olan Zhang Yimou. Hikâyeyi yazanlar arasında World War Z (Dünya Savaşı Z)’nin romanını yazan Max Brooks’la Glory (Zafer), The Last Samurai (Son Samuray) ve Blood Diamond (Kanlı Elmas) gibi bol ödüllü filmlerin yönetmeni Edward Zwick var. O hikâyeyi senaryolaştıranlardan biri de Bourne serisi ve Rogue One’la büyük sükse yapmış olan Tony Gilroy. Müzikler, Game of Thrones’la ünlenen Ramin Djawadi’ye ait. Filmin görüntü efektleri George Lucas’ın ILM’siyle Peter Jackson’ın WETA’sı tarafından ortaklaşa gerçekleştirilmiş. Matt Damon, Pedro Pascal ve Willem Dafoe ise filmin görünen yüzü zaten.

Maalesef film, bu isimlerin yarattığı beklentilerin altında eziliyor. Zaten pek matah bir hikâye anlatmaya senaryo, klişelerle arızalar arasında gidip geliyor. Çinlilerin arkalarından “yiyecek bir şey bulamazlarsa birbirlerine yerler” diye konuştuğu Taoteilerin bir çekirge sürüsü gibi değil de hiyerarşik sisteme, emir-komuta zincirine sahip olan düzenli bir ordu gibi tasvir edilmesi filmin söylediğiyle gösterdiği arasında uyumsuzluk yaratıyor. Sör Ballard alt hikâyesi o kadar ana konudan kopuk ve gereksiz ki sanki filmin süresini 90 dakikaya tamamlamak için konmuş gibi duruyor. Film, bu şekilde Willem Dafoe ve Pedro Pascal’ı harcıyor. Matt Damon’ın İngiliz aksanı ise Robin Hood’daki Kevin Costner’ı aratmayacak kadar kötü.

İşçilik konusundaki sıkıntılar bu kadarla kalmıyor. Zhang Yimou’nun Hero ve House of Flying Daggers’ta sergilediği muhteşem görsel dilin yerinde yeller esiyor. Koreografisi iyi yapılmış birkaç dövüş sahnesi dışında kurgu keyif vermiyor. ILM, bilgisayar efekti yaratıklarla canlı aktörleri bir araya getirmekte hâlâ zorlanıyor. Son dönem filmlerin hemen hepsinde olduğu gibi müzikler akılda kalmıyor. Bütün bunlar 150 milyon dolar bütçeli filmin sadece Çin’de kâr etmesini sağlıyor. Ancak film orada da seyircilere yaranamamış ve ortalama notları 10 üzerinden 5’in altında seyrediyor. ABD ve Kanada’da 45 milyon dolar gişe yapan filmin, 80 milyon dolarlık pazarlama bütçesini de karşılayan Universal Studios’a 75 milyon dolar zarar ettireceği söyleniyor. Hollywood, bu sevdadan tek filmle vazgeçmeyecek tabii, ama yeni filmler de bu düzeyde gelirse macera kısa sürebilir.

Sonuç itibariyle The Great Wall hem önemsiz, hem önemli, hem de önemsizliğiyle önemli bir film. Önemsiz, çünkü bu kadar büyük isimden beklenmeyecek kadar pespaye bir iş. Önemli, çünkü sinemanın ekonomik olarak gittiği yönü gösteriyor. Önemsizliğiyle önemli, çünkü stüdyolara ettirdiği büyük zararla o yöne gitmeyi güçleştirebilir. İşin en kötü yanı da, filmin bu zararı hak etmesi sanırım. Bu bilgiler ışığında seyredip seyretmemek size kalmış ama sıkılmayacağınızın garantisi yok. Bakalım 2018’de izleyeceğimiz, benzer bir ortaklığın ürünü olan Jason Statham’lı Meg (konu hakkında ipucu: Megalodon’un kısaltılmışı), bu gidişatı değiştirebilecek mi?

Loading...

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir