Vedat Türkali’nin Anısına: Karanlıkta Uyananlar (1964)

Bursa’da havlucu Recep’e, 

Karabük fabrikasında, 

tesviyeci Hasan’a düşman, 

fakir köylü Hatçe kadına, 

ırgat Süleyman’a düşman, 

sana düşman, bana düşman, 

düşünen insana düşman, 

vatan ki bu insanların evidir, 

sevgilim, onlar vatana düşman… (Nazım Hikmet) 

Vedat Türkali’nin anısına…

Türk sinemasının en ilginç ismine sahip filmlerinden Karanlıkta Uyananlar, bir yandan güneş doğmadan çalışmak için evden çıkmak zorunda kalan insanları anlatırken diğer yandan güneş doğmasına karşın içindeki karanlığın aydınlanmadığı halkı sömüren büyük bir asalak kitleyi gözler önüne sermektedir. Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı filmin Altın Portakal Festivali’nde gösterilecek olması üzerine kendilerini milliyetçi ve muhafazakâr olarak tanımlayan bir grup ‘’kızıl yüzbaşı’’ geliyor diyerek halkı kışkırtmak için bir bildiri yayımlamış, seyircileri tehdit etmiş, filmi gösteren salonları taşlamış ve çeşitli olaylarına çıkmasına sebep olduğunu iddia ettikleri filmin İçişleri Bakanlığının emri ile gösterimden kaldırılmasını sağlamışlardır. Geçen zaman içerisinde o gün filmi taşlayanların günümüzde filmi savunur hale gelmiş olması ise tarihin garip cilvelerindendir.

‘’Şehrimizde devam etmekte olan film festivali dolayısıyla aşırı sol zihniyet, sanatı kendi ideolojilerine alet etmek üzere bir tertibe başvurmuşlardır… Halen festival dolayısıyla şehrimizde gösterilmekte olan filmlerden ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ isimli eserin bir gizli maksat dolayısıyla festivale iştirak ettirilip önceden alınmış bir kararla mükâfatlandırılması planlanmıştır. Şirin Antalya’mızın asil masumiyetini de istismar eden aşırı sol zihniyetin bu emellerine ulaşacaklarına kani değiliz… Her şeye rağmen filmin senaristi olan Vedat Türkali, gerçek ismiyle Abdülkadir Demirkan’ın “Türkiye gizli Komünist Partisi’’ni kurmaktan, partinin yeraltı hücre teşkilatını organize etmekten, partiye aidat sağlamaktan ve bizzat komünizm propagandası yapmaktan dolayı sicilli bir komünist olduğunu muhterem Antalya halkının bilmesi, bu hususu sanat yönünün zayıflığını politik muhtevası ile kapatmaya çalışan bu filmi değerlendirirken dikkate alması bilhassa rica olunur.’’ (Milliyetçi Antalya Gençliği, Milliyet Gazetesi)

11 Mayıs 1965 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ‘’Bütün eleştiricilerin olumlu olarak onayladıkları ve gösterildiği yerlerde halkoyunun sempatisini kazanan ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ filminin birinci ödüle lâyık görülmeyişi hem hayret, hem de üzüntü uyandırmıştır’’ denilerek filmin göz ardı edildiğinin vurgulanması en azından o dönemde de değerini bilenlerin olduğunu göstermektedir. Bir Antalya milletvekilinin filmin senaryosunu yazan şahsın kim olduğuna ve komünistlik suçundan dokuz yıl ağır hapse hükümlü bulunup bulunmadığına dair sözlü soru önergesinin Başbakanlığa gönderilmiş olması film hakkındaki olumsuz görüşlerin yaygınlığını göstermeye yeterlidir.

Vedat Türkali, anılarını anlattığı Komünist isimli kitabında ‘’emekli edilmesiyle muhalefete gecen, azgın, komünist düşmanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın bile, İnsan Hakları Cemiyeti’nin kuruculuğuna kalkıştığı için, tüm iktidar basınınca “komünist” diye saldırıya uğrayacağı günlere doğru gidilen bir ortamdan’’ bahseder. Muhalif sayılan hemen herkesin komünistlikle suçlanmasına dünyanın her yerinde sıklıkla rastlanmıştır. Vedat Türkali, haysiyetli ve namuslu bir insan sorumluluğuyla, inandığı fikirleri halkına anlatmaya çalışsa da bu fikirler hiçbir zaman tartışılmamış ve senaryosunu yazdığı filmleri ise unutulmak üzere kaderine terk edilmiştir. Ürettiklerinin büyük bir çoğunluğu çöp olan Türk sinemasının geçmişinde böylesine değerli filmlerin olması gurur verici olmasına karşın temiz bir kopyasının günümüz seyircisine ulaştırılmaması da aynı derecede utanç vericidir.

Dünyanın her yerinde komünizmin ayırt edici özelliğinin genel olarak mülkiyete son verilmesi değil, burjuva mülkiyetine son verilmesi olduğu ve komünizmin “insan yaşamının devamı ve yenidenü-üretimi için olan” mülkiyete dokunmayacakları vurgusu belirgindir. Turgut’un fabrikanın ‘’mülkiyetini’’ işçilere devretmesine karşın ev, araba ve diğer mallarına ilişkin bir ‘’paylaşım’’ fikrine yer vermemesi, “üretim araçlarının ortak mülkiyeti’’ ile ‘’insan yaşamının devamı’’ için olan mülkiyet arasındaki farkın izah etmeye çalışmasından kaynaklanmıştır. İşçi Ekrem’in bir kızı sevmesi ve evlilik hazırlığı yapması sahnelerinde, ‘’kadın ortaklığı’’ meselesinde komünizm evlenmeye, aile kurmaya karşı değildir vurgusunun yapılarak, kitlelerin kazanılmaya çalışılmasıdır.

İthal edilenler kadar kaliteli boya yapabilen ve mühendislerinin başarısıyla gurur duyan Yetimoğlu Boya Fabrikası yerli sermaye ile kurulmuş hatta patron Şeref Bey geçmişte işçi olarak çalışmış, inşaatlarda boya tenekelerini sırtlamıştır. “Biz en iyi boyayı yapıyoruz hala dışarıdan boya geliyor’’ diyen patron siyasi bağlantılarını kullanarak ‘’boya ithalinin yasaklanmasına’’ çalışmakta ve dolayısıyla ‘’tekel’’ haline gelmek peşindedir. Fabrikanın adının Yetimoğlu olması geçmişten gelmediği yani Cumhuriyet sonrası kurulan ‘’milli’’ fabrikalardan olduğunu gösterirken, patronun isminin Şeref olması ise zenginleştikten sonra halkı için değil işbirlikçiler için çalışan, halkını küçük görerek kendisine emanet edilen ‘’yerli’’ sanayiyi yabancılara peşkeş çeken ve ülkesine ihanet eden bir ‘’şerefsiz’’e dönüşümü adım adım göstermek için tercih edilmiştir, düşüncesindeyim.

‘’Ben ne kazanıyorum ki size vereyim’’ diyen patron Şeref’in, işçilere ‘’Sendika ne demek, sendikanız yere batsın. Hakkı yenen bana gelsin, fesatçılık, bozgunculuk yapanlarla, açıktan para isteyenlerle işim yok’’ diyerek sendikaya üye olan üç kişinin diğerlerine gözdağı vermek üzere işten atılmaları karşısında hak arama mücadelesine başlayan işçilerin “bilinçlenerek” demokratik “devrim’’ yapmaları filmin konusunu oluşturur. İşçilerin greve çıkması halinde işten atılacağını bekleyen “işsizlerin” fabrika önünde toplandıkları sahne filmin en acı verici sahnesidir. Engels ‘’Eğer tüm proleterler burjuvazi için çalışmak yerine açlıktan ölmekte kararlı olduklarını açıklasalardı, burjuvazi, tekelinden vazgeçmek zorunda kalırdı. Ama böyle olmuyor –zaten olması da olanaksız’’ dedikten sonra işçiler arasındaki rekabete ilişkin şöyle yazıyor.

‘’Rekabet, modern sivil toplumda egemen olan herkesin herkesle savaşının en tam ifadesidir. Bu savaş, yaşam savaşı, varolma savaşı, her şey için savaş, gereksinim durumunda ölüm-kalım savaşı, yalnızca toplumun farklı sınıfları arasında verilmekle kalmaz, bu sınıfların tek tek üyeleri arasında da verilir. Herkes bir başkasının önünde engeldir ve herkes kendi önündeki engeli bir kenara itmenin ve onun yerine geçmenin yolunu aramaktadır. Nasıl burjuvazinin üyeleri kendi aralarında rekabet halindeyseler, işçiler de kendi aralarında sürekli rekabet halindedirler. Mekanik dokuma tezgâhındaki dokumacı, el-tezgâhı dokumacısıyla, işsiz ya da düşük ücretli el-tezgâhı dokumacısı işi olanla ya da daha iyi ücret alanla rekabet halindedir; her biri ötekinin ayağını kaydırıp yerine geçmeye çalışır. Ne var ki, işçilerin kendi aralarındaki bu rekabet, işçi üzerindeki etkisiyle, bugünkü durumun en kötü yanıdır; burjuvazinin elinde proletaryaya karşı en keskin silahtır. İşçilerin bu rekabeti birlikler yoluyla ortadan kaldırma çabaları, burjuvazinin bu birliklere karşı duyduğu nefret ve bu birliklerin başına çöken her yenilginin burjuvazinin utkusu olması bu nedenledir. (Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

İşçiler yoksuldur ve hak ettikleri paranın çok altında nerdeyse boğaz tokluğuna çalışırlar. Bazı işçiler ekmeklerinden olmalarını sendikaya üye olmalarına bağlayarak ‘’batsın sendikanız’’ derken, bazıları ‘’biz bu korkaklıkla hiçbir şey yapamayız’’ karamsarlığına düşmektedir. “Sendika sensin, sen, ben, o, hepimiz’’ diyen Ekrem, ürettikleri boya kutusunu eline alıp göstererek ‘’Şu meydana gelir miydi emeğimiz olmadan? İşte, bunu yaratan emeğimizin hakkını biz almazsak kim verir bize? Kanun bir hak vermiş size, köpek gibi korkup titreşeceğinize, hele bir sımsıkı tutunun birbirinize, bakın o zaman kimse sizin ekmeğinizle, insanlığınızla oynayabilir mi?’’ diye işçilere seslenir. İşçilerin arasında Ermeni, Rum ve Yahudi bulunması ‘’işçinin vatanı yoktur’’ vurgusunun güçlendirilmesi içindir.

Haklarını alamadıklarını düşünen bazı işçiler makineleri parçalamak için harekete geçerler ancak kırıp parçalamanın çare olmayacağını dile getiren sendikalı yani ‘’bilinçli’’ olanlar tarafından engellenirler. Kapitalizmin bütün acımasızlığıyla ortaya çıkıp eskiye ait ne varsa yok ettiği ve bütün toplumsal bağları parçaladığı bir dönemde içine düştükleri durumdan çıkabilmenin tek yolunun eskiye dönmek olduğunu zanneden işçilerin, tepkilerini bu gidişatın sorumlusu olarak gördükleri insan eliyle yapılmış makinelere göstermeleri bilinçsizliklerinin doğal sonucudur.

Patron işler zaten gevşek, sendikasızlar bana yeter, yevmiye ödemekten kurtarırlar beni diyerek grev çağrısı yapan işçilerin eylemini gizli bir ‘’memnuniyetle’’ karşılar. Filmde sendika, işçinin yanındadır ancak patronlarla anlaşıp stoklar bitene kadar grev kararı alan ve işçiyi sefil eden alçakların olduğu bilinmektedir. İşçinin hakkını koruduğu bahanesiyle hareket eden ancak patronun adamı olmaktan ileri gidemeyen bu soysuzlar filmde ‘’ispiyoncu’’ karakteri ile temsil edilmektedir.

Marksist yazındaki önemli kavramlardan biri sınıf bilincidir. Manifesto’da, burjuvazinin kendisiyle birlikte mücadele etmesi için yanına çekmek zorunda kaldığı proletaryaya kendi eliyle eğitim sağladığı ve böylece proletaryayı gerekli silahlarla donattığı anlatılmaktadır. Feodal toplum yapısında ‘’sınıf bilincini’’ burjuvaziye aşılayacak bir kesimin olmadığı, ‘’tarihte son derece devrimci bir rol oynayan burjuvazinin’’ açtığı yolda kendi çabalarıyla yürüdüğünün belirtilmesine ve ‘’burjuvaziyle karşı karşıya gelen bütün sınıflar arasında yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır’’ denilmesine karşın, proletaryanın ‘’dışarıdan’’ bir bilinç getirilmediği takdirde aynı işi sonuna kadar götüremeyeceği ima edilir. Lenin daha sonra bu görüşü çok daha ileri götürerek proletaryanın bilinçlendirilmesi uğruna ‘’yapay’’ bir aydın kesimi icat ederek ona asla hak etmediği ‘’tarihsel’’ bir rol biçmiş, emek ve üretimle, hak ve adaletle, haysiyet ve ilkeyle hiçbir ilgisi olmayan asalak bir aydınlar topluluğunun türemesine neden olmuştur. Halkın yanında olduğunu iddia eden ve kendisine aydın diyenlerin, çoğu zaman burjuvazinin yanında yer almaktan kaçınmadığı unutulmamalıdır.

‘’Halkla bağlarını koparan birçok aydınımız bütün sahte aydınlar gibi, bir fasit daire içindeler. Kendi dünyalarında, manasız kavgaları ile meşguller. Memleketle, halkla tek ilgileri, halkın, memleketin lafını etmekten ibaret… Bütün ümitleri Amerika’da; İktidar partisi Amerikalılara dayanarak iktidarda kalacağına, muhalefet de Amerikalıları gücendirmezse iktidara geçebileceğine inanmış. Ve arada büyük laflar, demokrasi, hürriyet, insan hakları falan filan. Fakat halktan yana olan aydınları, halk çocuklarını ‘’vatan haini’’ diye ezmekte, hepsi müttefik. Mütareke yıllarını sanki yeniden yaşıyoruz. Aynı bozguncu ruh, aynı teslimiyet… Aydınlar, politikacılar halka inanmıyorlar; bağımsız yaşayabileceğimize inanmıyorlar. Bir yandan Atatürk ideallerinin mirasçısıyız diye haykırırken, diğer yandan da bağımsızlığımızın Amerikan himaye ve hibeleriyle sigortalandığını söyleyen bu yeni mandacılar, halkı görmez ve duymaz sanıyorlarsa, aldanıyorlar. Atatürk’ün Amerikan mandacılarına verdiği şu cevabı biz unutmadık, onlar da hatırlar elbet:

‘’Ecnebi bir devlet himaye ve sahabetini kabul etmek, insanlık evsafından mahrumiyeti, aciz ve meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Adalet dilenmekle ve kendine acındırmakla millet ve devlet işleri görülemez; millet ve devlet bağımsızlığı sağlanamaz. Adalet dilenmek ve kendine acındırmak gibi bir prensip yoktur. Türk milleti, Türkiye’nin müstakbel çocukları bunu, bir an hatırdan çıkarmamalıdır.’’ (Mehmet Ali Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm)

Bu yazı teorik bir tartışmaya girmek maksadıyla yazılmamış olsa da kitlelere “sınıf bilinci’’ aşılama sorumluluğu verilmiş ‘’aydın’’ kavramına karşı olduğumu söylemeliyim. Yazdığı yazıyla, çektiği filmle, söylediği şarkıyla ezilenin yanında, sömürenin karşısında olduğunu iddia eden ancak emekçinin bir aylık kazancını bir saatte harcarken asla utanmayan, ‘’yattığı yerden’’ iş, işçi, üretim, hak, adalet, praksis, yabancılaşma, sınıf bilinci, devlet, emek, sermaye kavramları üzerine ‘’mangalda kül bırakmayan’’ ve kendilerine aydın sıfatını layık gören birçok asalak yanında durduğunu iddia ettiği ‘’halktan’’ çok ‘’düşman’’ olarak nitelediği sınıfın ‘’kamplarında’’ gününü gün etmektedir. ‘’Hüner kafayı doğru yolu bulmaya işletmekte yoksa yaptığın ne işe yarar’’ diyen Karanlıkta Uyananlar bu açıdan bakıldığında ülkesindeki mücadelede proletaryayı yalnız bırakan ‘’aydınları’’ kıyasıya eleştirmektedir.

‘’Bir de bizim Amerikalara, İngilterelere gönderdiğimiz delikanlıları düşün; üç yılda bir sınıf atlayıp kadın kız peşinde pabuç eskitenleri… Dönüşlerinde ne getiriyorlar memleketlerine? Marihuananın pis kokusunu, viskinin faziletini ve yanlış bir batı hayranlığını… Bu yüzden, biz İkinci Dünya Savaşına girmediğimiz halde, ekonomik güçlükler içinde debeleniyor çalkalanıyoruz; Fakat bizim Batıcılarımız uygarlığı bilimde, teknikte, laboratuarda aramıyor, genç kızların babalarının karşısında bacak bacak üstüne atıp sigara içtiğinde; delikanlıların babaları ile içki kadehi tokuşturduklarında buluyorlar… Ama o delikanlı kendi hayatını kendi kazanıyormuş ama genç kız evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş; bizim Batıcı oğlanlar buna bakmıyorlar, hem baba kesesinden hovardalık etmek, hem de babayla kadeh tokuşturmak istiyorlar.’’ (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri)

Şeref Bey’in ölümünün ardından fabrikanın başına geçen oğlu Turgut, fabrikanın duvarlarına resim yapan ve otomatik olarak sanatçı ve aydın sıfatını almış olan Nevin’le yakınlaşır. Sanatın ve sanatçının halka uzaklığı Nevin’in sanat olarak gördüğü şeyleri, bir işçinin sözleriyle ‘’badana yapmak’’ olarak ifade edilir. Nevin, Turgut’u şairlerin, ressamların, yazarların kısaca ‘’aydınların’’ uğrak yeri bir mekâna götürür. Kendi ülkesinin sorunlarına alabildiğine uzak, asalak, batı taklitçisi, vasıfsız, eğlence düşkünü, içkinin, cinselliğin ve çürümüşlüğün içinde kaybolmuş bu ‘’aydınlar’’ arasında dolaşan Turgut’un şahsında Vedat Türkali belki de kendi yaşamında sık karşılaştığı insanların ve ortamların rezilliğini anlatmaya çalışmaktadır. Orada bulunan bir gazeteci Turgut’un ‘’bunlar kim’’ sorusuna ‘’Fransa’da krallık ilan edilse burada padişahlığı savunacak olanlardır’’ diye cevap verir. Gazetecinin isminin ‘’Aydın’’ oluşu ise anlamlıdır.

‘’Tanzimat’tan sonra iki çeşit adam yetişmiştir. Biri Garp taklitçisi ve Garp mahkûmu… Tepeden tırnağa ‘’alafranga’’ cilâlı adam… Milletinden ve memleketinden de uzaklaşmıştır. Milletinden umutsuzdur. Ve memleketinin kendisini benimsemediğini de bilir. Frenk doğmadığına pişmandır. Ancak Düvel-i muazzama kont-rolü altındaki bir Türkiye’de hayat hakkı olduğuna inanmıştır. ‘’Bu millet adam olmaz’’ ona göre. Bu milletin ona borcu, ya içeride rahat ve refah içinde yaşatmaktır, ya elçilikler kadrosunda ona yer, konak ve araba ve altın vermektir.’’ (Falih Rıfkı Atay, Çankaya)

Attila İlhan, Nurullah Ataç’ın Ulus gazetesindeki köşesinde, ‘’bizim devrim dediğimiz hareketin amacı, bu ülkeyi Batı ülkelerine benzetmektir: devrimcisi ile gelenekçisi ile’’ yazdıktan sonra ‘’biz görüyoruz eksiğimizi: Yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalıların eğitiminden geçmedik; onun için, ne denli uğraşsak, Avrupalılar gibi olamıyoruz, buna üzülüyoruz. Gençleri, kendilerine hür edebiyatı öğreterek kurtarabiliriz. Eski Yunan’ın, eski Roma’nın edebiyatını; Platon’un, Aristophanes’in, Euripides’in, Herakles’in, Vergilius’un eserlerini okusunlar; onların etkisi ile Avrupa edebiyatlarının eserlerini okusunlar’’ dediğini yazar ve şöyle devam eder.

‘’Atatürk, ileri atılışlarında; daima statükocu, el altından sinsi sinsi, Tanzimat bürokratlarının, pasif dayatışına uğramıştır. Gerçekte Atatürk ‘millet içinde’ değil ‘kendi partisi içinde’, azınlıkta idi. Ölümünden sonra parti güdümü, bu inançsızların eline geçti. Türkiye’nin Atatürk sonrası ve demokrasi tarihi; dünya tarihine, karaktersiz aydınların, bir millete yapabilecekleri kötülükler örneği olarak ve Kurtuluş tarihi ise, sağlam karakterde bir aydının, nasıl mucizeler yaratabileceğinin örneği olarak geçecektir…’’ (Attila İlhan)

Babasının sağlığında işçilerle arkadaşlık eden ve babasının tutumunu eleştiren Turgut, haklarını almaları gerektiğini düşündüğü işçilerin eyleme geçmek yerine gevşek davranması üzerine ‘’müstahak size’’ der, ‘’bir grev yapamadınız.’’ Turgut gezip tozmakta, içip eğlenmekte ancak gecenin sonunda küfrettiği zengin babasından miras kalan eve dönmekte, rahat yatağına uzanmakta ve çalışıp üretmediği için de baba parası yemeye devam etmektedir. Turgut’un cebine giren bu para arkadaşım dediği işçilerden esirgenen paradan başka bir şey değildir aslında. Babasının ölmesiyle birlikte Turgut, patron olan ve arkadaşları için hiçbir şey yapmayacak olan asalak Turgut karakterinin aslında neye karşılık geldiği komünist yazında şöyle ifade edilmiştir.

‘’Sosyalist burjuvalar isterler ki hem modern yaşam koşullarının nimetlerinden yararlansınlar hem de bu koşulların kaçınılmaz sonucu olan mücadelelerden ve tehlikelerden uzak dursunlar. İsterler ki mevcut toplum sürsün ama onu devrimcileştiren ve çözen unsurlar olmasın. Proletaryasız burjuvazi isterler. Burjuvazi doğal olarak kendisinin hâkim olduğu bir dünyayı dünyaların en iyisi sayar.’’ (Komünist Manifesto)

Patron olduktan sonra kendisinin de kandırıldığını ve sömürüldüğünü anlayamayan Turgut’un haklarını görmezden geldiği işçilerin greve çıkması üzerine ‘’beraber çalışsak olmaz mıydı’’ demesi ‘’kendi suretinde bir dünya yaratmak’’ isteyen burjuvazinin her şeyi kendi egemenliği altında tutması gayretinin dışavurumudur. Beraber çalışalım demek, patron oturacak, işçi çalışacak demek değil midir zaten. Sarhoş olduğu bir akşam arabayı yolun ortasında durdurup direksiyonun üzerine eğilerek ‘’anlayamıyorum, neler oluyor’’ derken karşı yönden gelen bir arabacının ‘’uyan taş arabası uyan’’ demesi, gerçekleri görmesi için yapılan son ikazdır. Hayli başarılı bir şekilde işlenen bu ‘’uyan’’ çağrısı aynı zamanda Türk halkına yapılmış bir çağrı olarak görülmelidir. Beraber olalım demek, ben oturayım, sen çalış demek değil midir zaten?

Babasının öldüğü akşam geç saatlerde ‘’eski’’ arkadaşlarının yanına gelen Turgut onlarla içer. ‘’Fabrikanın kuruluşunda ben dâhil hepimiz çalıştık, bu fabrika hepimizin’’ diyen Turgut işçilerle birlikte fabrikanın kapısına dikilerek ‘’fabrika bizim’’ sloganı atmaya başlarlar. Gürültü üzerine bekçinin kapıyı açıp, şaşkınlıkla kalabalığa bakması ve sarhoş olduğu için sızan Turgut’u içeriye alarak, ‘’haddinizi bilin’’ dercesine demir kapıyı işçilerin suratlarına kapatması ‘’kurtuluşu’’ başkalarında arayanların içine düştüğü durumun içler acısı halini anlatan anlamlı sahnelerden birisidir. Vedat Türkali yaşadığı bir olayı şöyle anlatır.

‘’Samsun’da rakı fabrikası olan bir ünlü varsılın, Aslan Bey’in adı bizim mahallede “yoksul babasına” çıkmıştı. Yakınımızdaki bir göçmen köyüne neler neler bağışlamıştı bu iyi yürekli adam! Çocuklara da okul kitapları yardımı yapıyormuş! Ortaokul ikide olmalıyım. Okul çoktan başlamış; kitabım yok. Çevrem, ev de içinde, beni zorluyorlar, gidip Aslan Bey’den kitap istemeye: Gittim sonunda. Yazıhanesinde oturmuş adama utana sıkıla sokulup isteğimi söyler söylemez nasıl kovulduğumu anımsadıkça bugün bile ürperti duyuyorum.’’ (Vedat Türkali, Komünist)

Turgut işlerden anlamadığı bahanesiyle yönetimi müdürlere bırakmaya razı bir görüntü çizer, zaten başka çaresi de yoktur. Eski günlerin hatırına işten atılanların geri alınmasını istese de ‘’babanızın kurduğu düzeni sürdürmek’’ istiyorsanız bunu yapmayalım diyen müdürler karşısında geri adım atar. Kendi uzmanlık alanlarına ilişkin birçok teknik detayla Turgut’u boğan müdürler fabrikanın kontrolünü tamamen ele geçirdikleri gibi işçilere hiçbir şey vermemeyi de başarırlar. Turgut işçilere yardım etmek istese de müdürler ve diğer işverenler buna izin vermez.

Boya ithalinin yasaklanmasının ardından büyük bir iş almalarına karşın hammadde bulamadıkları için düşük kalite boya yapmaktan başka çare bulamazlar. Yapılan analizler, üretilen boyanın şartnamedeki kaliteyi taşımadığı ortaya çıkınca anlaşma iptal edilir ve fabrika tazminat ödemeye mahkûm edilir. Böylece yerli sanayi, içerden ve dışarıdan yapılan ‘’ayak oyunlarıyla’’ yok olmanın eşiğine getirilir. Devlet adına ihaleye katılan yetkililer arasında işbirlikçi alçaklar vardır. Boyanın şartnameye uymadığının kesinleşmesi üzerine boya ithaline karar verilir. Her şey önceden planlandığı için gümrüklerde boya bekleten ithalatçı firmalar yasağın kalkmasıyla boyaları derhal ülkeye sokarlar.

Burjuvazi elde ettiklerini paylaşmamak için kendinden olmayanları kusurlu ilan etmek zorundadır. ‘’Her çağda egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleri olmuştur’’ diyen Marks, burjuvazinin, proletaryayı sömürmeye başladığı andan itibaren, sınıf mücadelesini iyi ve kötü arasındaki ahlaki savaşa indirgemeye çalıştığını söylemiştir. Ahlâkî etiket, çatışmanın ekonomik kökünü gizlemeyi ve sınıf düşmanının faaliyetini gizleyerek işçi sınıfının eksikliklerini onları zayıflatmak amacıyla, ahlaki kusura ve alay konusuna dönüştürür. İşbirlikçi ithalatçı firmaların alaycı bir ifadeyle ‘’Kayseriliden, Sivaslıdan adam olacak da bizim boya sanayimiz olacak öyle mi’’ diyerek alınteriyle çalışanları küçümsemesi, halkından utanç duyularak ona beceriksiz rolünün biçilmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca Nevin’in işçilerin toplantısına katılarak ‘’size insanca hiçbir şey layık değil’’ diyerek işçileri ‘’hayvanlıkla’’ suçlaması bu zihniyetin dışavurumudur. Bir zamanlar kendisi de bir işçi olan Şeref, şimdi Şeref Bey olmuş, omuz omuza çalıştığı insanları ‘’çalışmamakla’’ suçlayabilecek duruma gelmiştir.

“’Boya sanayisi kurmaya ne gerek var. Dışarıdan gelen boyaları birbirine karıştırmak ve ambalajlamak neyimize yetmiyor ki” diyen ‘’kendi çıkarını vatanın menfaatlerinden yüksek tutan’’ alçaklar ve ‘’kökü dışarıda kan emici sülükler’’ yerli sanayinin yok edilerek yabancılara peşkeş çekilmesi ve ülkenin sömürgeleştirilmesi için çalışmaktadırlar. Turgut boyaları teslim edemediği için borcunu ödeyemez ve fabrika bir ülkenin sanayisini kendi eliyle yok etmesi karşılığında kendisine layık görülen ambalaj atölyesine dönüştürülür. Yerli sanayinin yabancılara peşkeş çekilmesi gece kulüplerinde, hamamlarda dansöz eşliğinde yapılır. Bunlar Batılının zihnindeki oryantalist imgelerdir ve işbirlikçiler bu imgeleri sömürmek suretiyle efendilerine yaltaklanmaktadırlar.

İşçiler bu durumu kabullenmez ve fabrikalarına sahip çıkarlar. İşçilerin yaktığı bir kıvılcım sonucu bütün mahalleli, bütün bir halk, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar hepsi birden fabrikanın etrafına toplanarak oynanan oyunu bozmaya çalışırlar. Halk grev aracılığıyla ülke ekonomisine, sanayisine ve dolayısıyla bağımsızlığına sahip çıkar. Vedat Türkali çocukluğunda bile ‘’hakkını arayan’’ insanların yanında olduğunu ve sevinç duyduğunu şöyle anlatır.

‘’Okula gidip gelirken, reji’nin, tutun mağazalarının önünden geçiyoruz. Bir akşam donuşu yolları doldurmuş işçi kalabalığıyla karşılaştım; gündeliklerinde anlaşmazlık cıkmış, iş bırakmışlar. Nasıl bir sevince, heyecana düşmüştüm! Gizlice tuttuğum yolda arandığım bir şeyle buluşuyordum ilk kez. Gençliğimin imge gücüyle düş dünyamı en etkileyen olaylardan biri olup kaldı, aralarından geçtiğim sokaklarda gezinen, öbek öbek yığılıp söyleşen o işçi kalabalığı. Anımsadığım, ikinci günde bitti olay. Benim için sürüp gidiyordu. En doğruyu yapmışlardı yoksul işçiler; daha da neler yapacaklardı kim bilir?’’ (Vedat Türkali, Komünist)

Her şeyi yitiren Turgut fabrikayı işçilere verir. Böylece üretim araçlarının kolektif mülkiyetine geçilir ve hak aramanın meşru olduğu, komünizmin korkulacak bir şey olmadığı, işbirlikçiler ve sömürgecilerle mücadele edilebilmesi için birlikte hareket edilmesi gerektiği vurgulanır. Finalde gösterilen ‘’Türk işçisi anayasanın bekçisidir’’ afişi de bu amaca hizmet eder. Grev alanındaki çadırda bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Bebeğin adı “Umut” olsun derler, bir diğeri “Vur-al” olsun diye bağırır ve oybirliğiyle “Zafer” olmasına karar verilir. Böylece ‘’zafer’’ ülkesine ve sanayisine sahip çıkmak için omuz omuza veren ve ‘’emperyalist güçlerin’’ oyununu bozan ve ‘’Bu milleti sömürmeye, köle etmeye gelenleri karşısında biz varız’’ diyen Türk halkının olacaktır mesajı verilir.

‘’Yaşadığım toplumu gerçek boyutları içinde kavramamda, yaşadığım bu koşulların payı olmuştur kuşkusuz; ancak kardeşçe bir dünya özlemimde, beni kuşatan ortamda soluduğum egemen kültür de en az o kadar etkili olmuştur diye düşünürüm. Temelinde ilkel komünal dayanışma, paylaşma duygularına dayalı, yoksulları birbirine bağlayan İslam kültürüydü bu. Mahallemizdeki konu komşularımız, “teyze”ler, “dayı”lar, “emmi”ler, “ağabey”ler, “abla”lar, kiminde kavgalara, küskünlüklere varan günlük sürtüşmelere karşın, birbirini sayan, kollayan, sırasında dert ortağı olan bir topluluk içinde yaşıyorlardı. Bu yoksullar, güç durumda kalmış birinin tarlasına imece çalışmaya gidiyorlar; güçleri ölçüsünde birbirlerine ödünç araç gereç, sıkışanlara elleri yettiğince, faizsiz, senetsiz-sepetsiz borç, küçük paralar veriyorlar; Ramazan ayı yaklaşırken değişik evlerde toplanan kadınlar, haftalar boyu birlikte çalışarak her evin gereksinimi kadar yufka yapıyorlar, birbirlerine yemek, belirli kutsal günlerde kardıkları helvayı gönderiyorlar; doğumunda, düğününde, ölümünde, hastalığında, bayram günlerinde dertlerini, acılarını, mutluluklarını birbirleriyle paylaşıyorlardı. Yabanıl kapitalizmin, bugün bizde, yerine bir şey koymadan çiğnemeye zorladığı bu Müslüman’ca dayanışmalı yardımlaşmalar, ileri kapitalist ülkelerde sosyal demokrat uygulamalarla karşılanan insanlık gereksinimidir. Bizde, sosyal demokrat geçinen partiler halka hiçbir şey vermedikleri için, kimi dinci partilerin halkça benimsenmesinde, salt dinsel inançlara bağlılıktan çok, halkın bu geleneksel dayanışma duygularını, mahallelerde kimi gösterişli yardımlarla ustaca sömürmeleri etken olmuştur. Büyük kuramcı kasıntısıyla İslam kaynaklı özelliklerin sınıflar arası çatışmayı gevşetip halkın bilincini körelterek toplumu gerilettiği yargısına varırken, o ilişkilerdeki bu insancıl yanın görülüp doğru değerlendirilmesi gerektiği de düşünülmelidir.’’ (Vedat Türkali, Komünist)

Vedat Türkali anılarında ‘’Yaptığımız, Hikmet Kıvılcımlı’nın kitaplarını okuyup Marksist bilgimizi genişletirken, ülkemizin sorunlarına çözüm üretmeye çalışmaktı. Hiç güç değildi o da. İşçi sınıfı ile köylü emekçiler sömürüye karşı el ele vererek burjuva iktidarını yıkıp “inkılâp” yaptılar mı çözülmeyecek hiçbir sorun yoktu’’ diye anlatır. Bu anlatımda bir ironi olduğu ve ‘’kolaycılığa kaçıldığı’’ sezilir çünkü daha sonra şöyle devam etmektedir.

‘’Emekçi yığınların desteğinden yoksun, kendi halkıyla bütünleşmemiş hiçbir devrimci atılımın, küçük burjuva serüvenciliğinden öteye geçip başarıya ulaştığı görülmemiştir. Burjuva devlet aygıtını yıkıp proleter devletini kurmak, tüm dünyada uzun yıllar denenip çıkmazlığı kanıtlanmış küçük burjuva kökenli anarşizmin anladığı anlamda, yolda, bireylerin silaha davranmalarıyla değil, bilimsel devrimci öğreti çizgisinden sapmayan gerçek devrimcilerin emekçi yığınlardan kopmadan yürütecekleri örgütlü savaşımlarıyla varabilecekleri iktidar aşamasında yapmaları gerekli, kiminde zorunlu, yeğlemedir. İktidara ulaşmanın biçimini -demokratik secim yolu da içinde-, her ülkenin kendi tarihsel koşullan belirler. Çıkış bicimi özgün Fidel Castro, halkınca bağrına bastırıldığı için başarmıştır. Başına ödül konarak aranırken dağda kendini yakalayınca adını söylememesi için uyarıp kurtulmasını sağlayan yüzbaşı, salt kendinin değil, Küba halkının da isteğini yerine getirmişti.’’ (Vedat Türkali, Komünist)

Karanlıkta Uyananlar ‘’sol’’ düşüncenin ‘’kökünün’’ dışarıda olmadığının vurgulanarak komünizm düşüncesinin milli unsurlarla harmanlandığı ve halkla bütünleşilerek, kitlelerin desteğinin kazanılması yollarının aranma çabasını gösteren filmdir. Belirli bir zaman dilimi verilmemiş olsa da çekildiği dönemi anlatan filmde ana izlek olarak Komünist Manifesto esas alınmış, işçi sınıfının oluşumu, tarihsel gelişimi ve bilinçlenmesi anlatılmıştır. Bir edebiyat eseri olarak nitelendirilmese de komünist olmayanlar için bile değerli bir metin olduğu asla inkâr edilemeyecek Manifesto’nun durumu neyse, birçok yönlerine ciddi eleştiriler getirilecek olmasının değerini azaltmayacağı ve bugün bize izlememiz için dayatılan ucuz, bayağı ve haysiyetten yoksun yoz ‘’sinemanın’’ ötesinde yer alan Karanlıkta Uyananlar’ın durumu odur.

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir