İsviçre’ye her gidişimde yolumu bir şekilde Heidiland’a düşürüyorum. Bunun ne kadar bilinçli bir tercih olduğunu ben de bilmiyorum. Bir yanıyla merak, bir yanıyla da açıklaması güç bir tür bedensel ve zihinsel tanıma duygusu. Patika bir dönemeçten kıvrılarak yukarı doğru çıkarken uzaktan bir çan sesi gelirken ya da bazen guguk kuşunun sesi karışırken havaya; ben bir yerde süt, bir yerde peynir, bir yerde ahşap, taş, çimen, hayvan kokusu duyarken kendimi sanki çok önceden kurulmuş bir mizansenin içine yeniden girmişim gibi hissediyorum. Dilimde çocukluğuma ait sözler; “Heidi, Heidi, deine Welt sind die Berge… Holladihi, holladiho…”
Bu duygu garip, çünkü aslında oraya ait hiçbir çocukluk anım yok. Heidiland’ın kurulduğu Maienfeld’de büyümedim. O patikalarda koşmadım. Keçileri dağa çıkarmadım. Süt tenekelerinin yanında oturmadım. Nitekim bölgenin 1990’larda bu popüler çizgi dizinin ürettiği imgeyi ticari bir turizm markasına dönüştürmesiyle Heidiland’ın kurmaca bir mekan haline geldiğini de biliyorum. Heidi adında izlediğimiz bu çocuk da gerçek değil, onun gibi çocuklar vardı ama Heidi gerçek değil.
Yine de insan zihninin kurduğu hayal mekanları, bazen haritadaki somut coğrafyalardan daha gerçek olabiliyor. Ekran karşısında büyürken zihnime yerleşen Heidi imgesi, kurgusal bir sığınak gibi zihnimin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden manzara bende bir ilk karşılaşma duygusu uyandırmıyor. Daha çok sanırım nostaljik bir his yaratıyor. Sanki bedenim ve hatta zihnim buradan sayısız kez geçmiş gibi. Belki de 1980’lerde televizyon karşısında Heidi izleyen bir çocuğun, kırk yıl sonra Alp dağlarında çocukluk imgesiyle karşılaşmasının kaçınılmaz duygusal sonucu bu. Ancak sinema üzerine çalışan bir akademisyen ve yönetmen olarak bu hissin yalnızca biyografik olmadığını, belirli bir estetik rejimin son derece bilinçli biçimde ürettiği bir etkiye dayandığını da bu duygusallıktan çıkıp söyleyebilirim.
Heidi çizgi dizisini yöneten Isao Takahata, kariyeri boyunca animasyonda “gerçeklik hissi” dediğimiz şeyi iki ayrı Japonca kavramla adlandırır: jitsuzaikan, yani “var olma hissi” ve rinjôkan, yani “orada bulunma hissi”. Ve yönetmen bu iki kavramı üretim yöntemine de dönüştürür. Takahata, 1973 yılında Heidi’yi çizecek ekibi romanın feyz aldığı mekan olan Maienfeld’e gönderir. Yönetmenin kendisi, karakter tasarımcısı Yoichi Kotabe ve daha sonra Studio Ghibli’yi kuracak olan Hayao Miyazaki bir ay boyunca köyü, ahırları, keçi yollarını, ışığın dağlara vuruş açısını yerinde incelerler, kısa sürede mümkün olduğunca çok görsel malzeme toplamaya çalışır.
İşte benim dağda hissettiğim o “tanıdıklık” hissinin sırrı da tam burada saklı. Ben Maienfeld’e ilk kez gittiğimde aslında ilk kez gitmiyordum; çünkü ekranda gördüğüm görüntü, bu topraklardan, gerçek bir gözlemle inşa edilmişti. Rinjôkan dedikleri o “orada bulunma hissi”, çocukken televizyon karşısında bana geçmiş, ben de yaklaşık kırk yıl sonra aynı toprağa geldiğimde o hissi hemen tanımıştım. Kurmaca ile gerçek arasında sandığım kalın çizgi, aslında hiç var olmamıştı; yalnızca aradan çok sayıda aracı, çizim, kamera hareketi yerini tutan bir el geçmişti. Aslında bu hissi başka filmlerde, başka romanlarda da yaşıyoruz. Kültürel miras ve turizm araştırmacısı Stijn Reijnders, tarihçi Pierre Nora’nın “hafıza mekanları” kavramından yola çıkarak “hayal mekanları” (lieux d’imagination) diye bir terim öneriyor: İnsanların bir roman ya da filmi okuyup izledikten sonra o eserin geçtiği gerçek mekanları ziyaret etme dürtüsü, kurmaca coğrafyanın gerçek mekanın üzerine katman katman binmesine yol açıyor.
Bu arada bu deneyimin yalnızca benim çocukluğuma özgü olmadığını da söylemeliyim. 1974’te Fuji Televizyonu’nda ilk yayınlandığında dizi Japonya’da yaklaşık yüzde yirmi gibi bir izlenme oranına ulaşmış, neredeyse ülkedeki her küçük kızın aynı anda ekran başında olmasına yol açmıştı. Kültür araştırmacısı Ryo Kosaka’nın yaptığı bir çalışmaya göre, Japon hayranların bu bağlılığının arkasında dizide resmedilen özgür yaşam biçimi, geniş manzaralar, temiz dağ havası, taze süt ürünleri ve özellikle sıkışık, hızlı, kentli hayatlar süren izleyicilerde uyandırdığı nostalji ve özlem duygusu yatıyordu. Aynı hikaye kısa sürede Almanya’dan İtalya’ya, Hollanda’dan Polonya’ya, Filipinler’den Hindistan’a, Arap dünyasından Latin Amerika’nın on dokuz ülkesine, Kore’den Türkiye’ye kadar geniş bir coğrafyaya yayıldı. Heidi’nin bu kadar farklı coğrafyalarda neden benimsendiğini tek bir nedene indirmek mümkün değil. Yine de dizinin sunduğu açık alan, bedensel özgürlük, hayvanlarla temas ve yavaş gündelik hayat imgesinin, özellikle hızla kentleşen toplumlarda güçlü bir karşı-imge oluşturduğunu düşünmek mümkün.
Şimdi muhtemelen aynı masumiyeti bulan ben, kırklarımın sonuna gelirken, o çocuğun hayaletiyle yürüyorum bu dağlarda. Frankfurt’taki o kasvetli evde Bayan Rottenmeier’in sert disiplinine karşı duramayıp pencereden dağları aradığı o sahnede dedesine ve Alpler’e duyduğu özlemle gece uykusunda gezinirken kurduğu o cümle çınlıyor kulağımda: “Dedemi görmek istiyorum… Dağları, keçileri, Peter’i… Burası çok karanlık, dağları nereden görebilirim?” Bu birliktelik tuhaf bir avuntu veriyor: Ben yaş alırken bile hala çocuk kalan Heidi çocukluğumun bir parçası hala o ilk haliyle bir yerde duruyor.
Bu duygusallıktan sıyrıldığımda, elbette bunun yalnızca duygusal ya da kuramsal bir mesele olmadığını eklemeliyim. Heididorf, gayet somut biçimde inşa edilmiş evleri, işletilen müzesi, üretilen hediyelik eşyaları, buraya yürüyerek gelen binlerce insanıyla kurmaca ama gerçek bir kapitalist yer. Reijnders’ın “hayal mekanı” kavramı sanırım bu mekanda anlamını buluyor: Kurmaca, gerçekliğin karşısında durmuyor; bir bölgenin ekonomik hayatını, kültürel kimliğini, turizm haritasını yeniden şekillendiren, gerçekliğin içinde iş gören bir güce dönüşüyor.
Bütün bunları düşününce kendimi hem çok tuhaf hem de çok sıradan bir konumda buluyorum. Tuhafım, çünkü hiç yaşamamış birinin evine, gerçek bir akrabamı ziyaret eder gibi gidiyorum. Sıradanım, çünkü bu dağlara gelip defterlerine aynı manzarayı çizen üç Japon sanatçının kurduğu bakışı kendi bakışımla üst üste koyan tek kişi ben değilim; bu, aynı görüntülerle büyümüş bütün bir kuşağın ortak yürüyüşü.
Elimde bir dilim peynir, önümde gerçek bir dağ var. Arkamda ise kamerası olmayan bir filmin dünyasını bize taşıyan, adlarını çoğu zaman bilmediğimiz onlarca görünmez el: çizenler, boyayanlar, seslendirenler, çevirenler, yayınlayanlar… Ve elbette bir dönem televizyon ekranlarının karşısında, Heidi’yle birlikte o dağlarda koşmuş; kimi zaman yalınayak, kimi zaman hırpalanmış, isimlerini birbirimizin hiç bilmediği çocuklar.
Belki beni her seferinde yeniden Maienfeld’e götüren de tam olarak bu kalabalık. Bir çocukluk hatırasının peşinden gitmiyorum yalnızca; başkalarının bakışları, elleri ve sesleri aracılığıyla bana ulaşmış bir hayal dünyasının izini sürüyorum.
Önümdeki dağ gerçek.
Heidi hiç yaşamadı.
Ama bütün bunları harekete geçiren şeyin gerçekliğinden artık pek kuşku duymuyorum.