Şimdi muhtemelen aynı masumiyeti bulan ben, kırklarımın sonuna gelirken, o çocuğun hayaletiyle yürüyorum bu dağlarda. Ben yaş alırken bile hala çocuk kalan Heidi, çocukluğumun bir parçası, hala o ilk haliyle bir yerde duruyor.
Belki de Kâinatın Hâkimlerinin asıl başarısı, istemeden de olsa dijital yayıncılığın sefaletini görünür hâle getirmesi. Film sinemada başarısız oldu çünkü seyirci onu seyretmek için yeterli neden bulamadı. Prime Video’da başarılı oldu çünkü seyircinin önünde daha cazip çok az seçenek vardı. İki sonuç
Bugün Türk sinemasının karşı karşıya olduğu sorun yalnızca finansal değil. Siyasi baskılar ve otosansür yüzünden anlatılabilecek konular daralıyor. Yapımcılar risk almıyor. Televizyon estetiği sinemaya taşınıyor.
Ellerin; emek gücü, ifade aracı, dil olması; zevk verme özelliği, insanlığın gelişimine katkısının yanı sıra hep dehşet verici bir güzelliği de olmuştur.
Ali Kemal Güven ve Erdi Işık’ın İstanbul Film Festivali’nde yarışacak yeni filmleri Sultana, izleyiciyle buluşmadan önce, Tuba Büyüküstün’ün bedeni etrafında şekillenen “vücut kılı” tartışmasıyla gündeme gelmiş görünüyor.
Sosyal medyada dolanan bir yapay zeka videosu var. Herkes paylaşıyor, en yeni AI aracı olan Seedance 2.0 ile üretilmiş. Bradd Pitt ve Tom Cruise birbirlerini pataklıyorlar. Çok ikna edici, öncekilerden farklı. Şu sekansı bu iki pahalı aktörle aynı ortamda çekmenin milyon milyon
Aşk, yer yer öznenin kendi üzerinde kurduğu hakimiyeti askıya alır. Bu yüzden kırılgan ve riskli bir eşiğin deneyimidir. Bu kadim duygu izi, Veliaht’ta Yahya ile Derya’nın Kars’ta Taş Köprü üzerinde birbirine doğru çekildiği sahnede yeniden cisimleşir.
Dijital çağın bize verdiği en büyük vaat, erişim kolaylığıydı. Devasa arşivler parmaklarımızın ucunda olacak, fiziksel medyanın yükünden kurtulacaktık ancak bugün geldiğimiz noktada, dijital yayıncılık dünyası keskin bir bıçakla ikiye ayrılmış durumda: Müzik platformlarının görece istikrarlı cenneti ve film-dizi platformlarının kaotik cehennemi.
Yıllarca "Televizyon sinemayı öldürecek" dendi. Oysa geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, o beğenmediğimiz televizyon meğer sinemanın en büyük besleyicisi, en çalışkan altyapı tesisiymiş.
MTŞ’nin notu: Bu yazı yukarıdaki videoda anlatılanların Türkçeleştirilmiş halidir. Videoyu da, otomatik altyazı seçeneği ile gayet anlaşılır şekilde izleyebilirsiniz. Beni bir sürü konuda aydınlatan ve sinemanın bugününe, geleceğine dair önemli çıkarımlar içeren bir video, lütfen Like Stories of Old kanalına abone olun,
Krampus’un babasının kucağındaki minik bebeğe uzanan ellerinde, Hitchcock’un papaz çocuk anekdotunda ve Reyhan’ın anneliğinde yankılanan aynı karanlık ihtimal...
Göç Hafızasını Okumak: 40 m² Almanya ve Berlin in Berlin filmlerini yeniden izledim. Her iki filmde de hikayenin merkezinde oldukça tanıdık bir imge olan hapsolmuşluk bulunuyordu.
Meseleye alışıldık panik başlıklarından değil, soğukkanlı bir yerden bakalım. Bana sorarsanız, Netflix’in Warner Bros.’u satın alma hamlesi bir güç gösterisi değil, bir mecburiyet. Almasa, batan tarafın kendisi olacağı çok açık. Bu, bir “büyüme” kararı değil, gecikmiş bir hayatta kalma refleksi.
Sinema tarihinin tozlu raflarını biraz karıştırırsanız, Cameron'ın asıl ilham kaynağının (kibarca öyle diyelim) Arthur Penn’in 1970 yapımı revizyonist western klasiği "Küçük Dev Adam" (Little Big Man) olduğunu görürsünüz.
sinema camiasının ve bazı entelektüel çevrelerin Alper Çağlar’ın fragmanına gösterdiği, bana kalırsa biraz da ezberci tepkiyi anlamlandırmaya çalışıyorum. Zihnimde beliren düşünce şu; Yeşilçam zamanlarından bu yana "köken anlatısı" ne yazık ki bir ideolojik hapishaneye tıkıldı, oradan çıkmasına da bir türlü izin verilmiyor.
HBO Max’te önüme düşen bir filmi izlerken yine o tanıdık baygınlık dalgası geldi. Festivallerde kaçmıştı, burada yakaladım diye sevinmiştim ama karşıma çıkan şey gene aynı: iyi oyuncuların elinde eriyip giden, ne duyguyu geçirebilen ne sahnenin enerjisini taşıyabilen, tuhaf biçimde körelmiş bir “okur
İnternetin ilk yılları, belki de insanlığın en saf paylaşım dönemiydi. İnsanlar sahip olduklarını satmak için değil, paylaşmak için yüklüyorlardı. Müziği, filmi, oyunu, yazılımı… Hepsi bir dayanışma biçimiydi. O dönemde kimse “abonelik” nedir bilmezdi. Her şeyin parayla alınmadığı bir dünyayı, kısa bir süreliğine
Türkiye’de eleştirinin toplumsal etkisinin azaldığı artık bir veri. "Bir kültür Antikası Olarak Film Eleştirmeni" başlıklı yazımda buna değinmiştim ancak bu kayıp, “okur ilgisizliği” ya da “medya dönüşümü”yle açıklanamayacak kadar derin ve kazmaya devam ediyorum.
OFCS (Online Film Critics Society) üyesiyim, prestijli bir online eleştirmenler topluluğu. Dünyanın her ülkesinden üyeleri var. Bu topluluğa üye olmanın en tatlı yanı, vizyona girmeden önce yüzlerce filme erişebilmek. Eskiden şirketler Blu-ray ya da DVD gönderirdi, şimdi bir link yolluyorlar. Bu, sinema
Sinema fonları, ön jüriler, danışma kurulları hep aynı çevrelerin kontrolünde. Aynı üniversitelerden mezun olmuş, aynı dergilerde yazmış, aynı seminerlerde konuşmuş bir azınlık sinemanın yönünü belirliyor. Kendi anlayışlarına yakın sinemacıları yüceltip diğerlerini görmezden geliyorlar.