Yıllarca "Televizyon sinemayı öldürecek" dendi. Oysa geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, o beğenmediğimiz televizyon meğer sinemanın en büyük besleyicisi, en çalışkan altyapı tesisiymiş.
MTŞ’nin notu: Bu yazı yukarıdaki videoda anlatılanların Türkçeleştirilmiş halidir. Videoyu da, otomatik altyazı seçeneği ile gayet anlaşılır şekilde izleyebilirsiniz. Beni bir sürü konuda aydınlatan ve sinemanın bugününe, geleceğine dair önemli çıkarımlar içeren bir video, lütfen Like Stories of Old kanalına abone olun,
Krampus’un babasının kucağındaki minik bebeğe uzanan ellerinde, Hitchcock’un papaz çocuk anekdotunda ve Reyhan’ın anneliğinde yankılanan aynı karanlık ihtimal...
Göç Hafızasını Okumak: 40 m² Almanya ve Berlin in Berlin filmlerini yeniden izledim. Her iki filmde de hikayenin merkezinde oldukça tanıdık bir imge olan hapsolmuşluk bulunuyordu.
Meseleye alışıldık panik başlıklarından değil, soğukkanlı bir yerden bakalım. Bana sorarsanız, Netflix’in Warner Bros.’u satın alma hamlesi bir güç gösterisi değil, bir mecburiyet. Almasa, batan tarafın kendisi olacağı çok açık. Bu, bir “büyüme” kararı değil, gecikmiş bir hayatta kalma refleksi.
Sinema tarihinin tozlu raflarını biraz karıştırırsanız, Cameron'ın asıl ilham kaynağının (kibarca öyle diyelim) Arthur Penn’in 1970 yapımı revizyonist western klasiği "Küçük Dev Adam" (Little Big Man) olduğunu görürsünüz.
sinema camiasının ve bazı entelektüel çevrelerin Alper Çağlar’ın fragmanına gösterdiği, bana kalırsa biraz da ezberci tepkiyi anlamlandırmaya çalışıyorum. Zihnimde beliren düşünce şu; Yeşilçam zamanlarından bu yana "köken anlatısı" ne yazık ki bir ideolojik hapishaneye tıkıldı, oradan çıkmasına da bir türlü izin verilmiyor.
HBO Max’te önüme düşen bir filmi izlerken yine o tanıdık baygınlık dalgası geldi. Festivallerde kaçmıştı, burada yakaladım diye sevinmiştim ama karşıma çıkan şey gene aynı: iyi oyuncuların elinde eriyip giden, ne duyguyu geçirebilen ne sahnenin enerjisini taşıyabilen, tuhaf biçimde körelmiş bir “okur
İnternetin ilk yılları, belki de insanlığın en saf paylaşım dönemiydi. İnsanlar sahip olduklarını satmak için değil, paylaşmak için yüklüyorlardı. Müziği, filmi, oyunu, yazılımı… Hepsi bir dayanışma biçimiydi. O dönemde kimse “abonelik” nedir bilmezdi. Her şeyin parayla alınmadığı bir dünyayı, kısa bir süreliğine
Türkiye’de eleştirinin toplumsal etkisinin azaldığı artık bir veri. "Bir kültür Antikası Olarak Film Eleştirmeni" başlıklı yazımda buna değinmiştim ancak bu kayıp, “okur ilgisizliği” ya da “medya dönüşümü”yle açıklanamayacak kadar derin ve kazmaya devam ediyorum.
OFCS (Online Film Critics Society) üyesiyim, prestijli bir online eleştirmenler topluluğu. Dünyanın her ülkesinden üyeleri var. Bu topluluğa üye olmanın en tatlı yanı, vizyona girmeden önce yüzlerce filme erişebilmek. Eskiden şirketler Blu-ray ya da DVD gönderirdi, şimdi bir link yolluyorlar. Bu, sinema
Sinema fonları, ön jüriler, danışma kurulları hep aynı çevrelerin kontrolünde. Aynı üniversitelerden mezun olmuş, aynı dergilerde yazmış, aynı seminerlerde konuşmuş bir azınlık sinemanın yönünü belirliyor. Kendi anlayışlarına yakın sinemacıları yüceltip diğerlerini görmezden geliyorlar.
Film festivallerine film izlemek için gidiyorum. İzlediğim filmleri de yazıyorum. Bu kadar basit, bu kadar dürüst bir motivasyon… Ama artık safça görünüyor olmalı ki, organizasyonlarda eleştirmen varlığı giderek sınırlandırılıyor. Eleştirmenin akreditasyonu, konaklaması, hatta oturacağı sandalye bile sorgulanır hale geldi.
“Oyunculuk kutsal değildir” diyen aslında günah çıkarıyor. Çünkü devletin dijital platformuna iş yaptığı için linç yiyeceğini biliyor. Lafı “biz de paramızdayız, kutsal iş yapmıyoruz”a getirip kendini temize çekmeye çalışıyor.
Bir oyuncu ne kadar “iyi” olduğuyla değil, ne kadar “görünür” kaldığıyla ölçülüyor. Takipçi sayısı, PR ajansı gücü, giydiği markalar, katıldığı davetler, paylaştığı story’ler — bunlar oyunculuğun yerini alan yeni yetenek ölçütleri.
Bugün Türkiye’deki büyük festivallere dikkatle bakın: danışman listelerinde hep aynı isimler döner durur. Bir festivalde “danışman” olan ertesi yıl öbüründe “seçici kurul üyesi” olur, bir sonrakinde “jüri koordinatörü.” Bu iş, liyakat değil, network işidir.
Lego’ya karşı bir nefretim yok, hatta saygım var. Ama bu Lego filmlerinden... işte onlardan hiç hazzetmiyorum! Çünkü bu filmler, çocukların hayal gücünü değil, tüketim refleksini büyütüyor. O çocuğun yüzündeki heyecanı görünce seviniyorum; ama aynı anda içimde bir sıkıntı beliriyor. Çünkü o artık
2000’li yıllardan itibaren Türk korku sineması kendi içinden doğan bir alt kültür yaratmak yerine, sürekli aynı karanlık tünelde dönüp duruyor. Evet, artık “korku filmi” denince aklımıza tek bir şey geliyor: gözleri dönmüş bir kadın, fonda dualar, loş bir ev ve “muska.” Bu
Bugün beni hâlâ sinemaya götürebilen tek şey varsa, o da bir IMAX salonunda film izleme ihtimali. Çünkü IMAX, bana çocukluğumun sinema mabedini hatırlatıyor. İşte o zaman yeniden o his geliyor: koltuğa gömülmüş, ağzı açık, gözleri parlayan, zamanı unutan bir çocuk.
Görsel çağda söze yer kalmadı. Sinema gibi bir görsel sanatı kelimelerle çözümlemeye çalışan film eleştirmeni, bugünün hız ekonomisinde neredeyse anakronik bir figür. Eskiden eleştiri, bir düşünsel pratikti; bir filmi izlemek kadar onu anlamlandırmak da seyir deneyiminin parçasıydı. Bugün bu süreç “paylaşım”a indirgenmiş
Artık sinemaya gitmiyoruz. Bunun bir sürü sebebi var. “Pandemide insanlar sinemada film izleme alışkanlığını kaybetti” diyenler var mesela, katılmıyorum ama katıldığım şeyler de var. Bana göre en önemli iki sebep; seyredecek film yok ve olsa bile bilet ücretleri pahalı. Bir de yan