Erkek Egemen Söylemin İzini Sürmek: Pokot (2017)

“Bölünmek için hala çok azız. Ne etiketleri ne de isimleri mesele yapmamalıyız.”
(Jose Carlos Mariategui)

Bir yazıma “Burjuvazinin Eşeği Mesih’i Bekler mi” başlığını atmıştım. Merak edenler olmuş. Onlar için kısa bir açıklama yapmak istiyorum. “Ockham’ın Usturası” teorisiyle bilinen Ockhamlı William, Hıristiyanlıktaki enkarnasyon yani Tanrı’nın İsa’da insan doğasına bürünmesi mucizesiyle ilgili olarak Tanrı’nın istediği her biçimde görünebileceğini hatta eşek kılığına bile girebileceğini iddia eder. Ona göre, Tanrı’nın eşek kılığına girmesinde hiçbir engel yoktur. Hıristiyanlık ise İsa’yı genellikle “Tanrı’nın kuzusu” olarak görür. “Sermaye” dinine inanan burjuvazinin kurtarıcı “beklentisinin” yıkıma uğratıldığı “Au Hasard Balthazar” (1966) filminin muhteşem finalinde bir eşek ile bir kuzunun yan yana gelmesi üzerine böyle bir başlığı tercih ettiğimi söylemeliyim. Bu yazımda da, ataerkil söylemin izlerini “Pokot” (2017) isimli bir Polonya filmi üzerinden sürmeye ve filmin bu mücadelede nasıl bir çözüm önerdiğini anlatmaya çalışacağım.

Erkek egemen yapının kadını, “eksik” erkeği, hayvanı, doğayı ezdiğinin, sömürdüğünün ve değersizleştirdiğinin farkında olan, kızlarım dediği iki köpeği ile yaşayan Janina Duszejko isimli yaşlı bir kadın filmin başrolünde yer alıyor. Geçmişine ait hiçbir şey bilmediğimiz Duszejko belki de şehir yaşamından, bozulmuş insan ilişkilerinden, tüketim çılgınlığından ve yabancılaşmadan kurtulabilmek için küçük bir kasabaya kaçmıştır. Oysa bu köyün de erkeğin üstünlüğü efsanesini benimsemiş kapitalist bir köy olduğu ve pek bir şeyin değişmediği görülür. Kapitalizmle ataerkil söylemin işbirliği büyük şehirlerde yani merkezde görece daha zayıftır oysa köyde yani çevrede daha güçlüdür çünkü gizlemeye gerek duyulmaz.

Ataerkil söylemin yeryüzündeki tek evrensel ideoloji olduğunu, bütün sömürü biçimlerini desteklediğini, dinlerin, kültürlerin, mitolojilerin kısaca hemen her şeyin içine işlemeyi başaran bir tahakküm biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Marx ve Engels’in, “kadının ortak kullanımı” şeklindeki karalama çabalarına karşı “burjuva, karısını basit bir üretim aracı olarak gördüğünden üretim araçlarının ortaklaşa kullanımı sözünden kadın ortaklığından başka sonuca varamaz” yanıtının da gösterdiği gibi burjuvazi için kadın erkeğin “malıdır.” Çünkü burjuvazi egemen olduğu her yerde eskiyle bağlarını koparmış olsa da, kendi çıkarlarıyla örtüşenleri benimseyerek yeni baskı koşulları geliştirmiştir. Etienne de La Boetie Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev isimli kitabında “İnsanlar, kulluğu gönüllü olarak benimserler. Demek ki insan toplumlarında beliren iktidar biçimi, yalnızca baskı uygulamasıyla yetinmeyip kendini kabul ettirecek yeni ilişkiler de geliştirir” diyerek yıllar öncesinden durumun vahametini işaret etmiştir.

blank

Kadınların da bu yapıya gönüllü olarak boyun eğmeleri üzücüdür ancak ataerki, kendi söylemini benimseyen kadınlar yaratır. Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre eğitimsiz kadınların üçte ikisinin ve tüm evli kadınların yarısının “kadın hak ettiyse erkek dövebilir” diye düşünmeleri bu vahim durumun sonucudur. Lütfi Akad’ın “Gelin” (1973) filminde, erkeklerin tahakkümüne boyun eğmesine karşın diğer kadınlar ve çocuklar üzerinde kendi tahakkümünü kurmayı başaran bir kadının varlığı başarıyla işlenmiştir. Ataerki, kadını değersizleştirmekle yetinmez, örneğin tecavüzün de kadının gizli fantezisi olduğunu iddia edecek kadar ileri gider. Sam Peckinpah’ın “Straw Dogs” (1971) filminde evli olduğu kadını hak etmediği düşünülen “zayıf” bir erkek bulunması bu hastalıklı zihniyetle hayli uyumludur. Böylece “gerçek” erkekler, “eksik” koca tarafından tatmin edilemeyen bu kadının gizli fantezisini yerine getirdiklerini ve tecavüze uğrayan kadının da zevk aldığını iddia ederler. Yeşilçam filmlerinin genelinde kadının aslında erkeği “istediği”, yeterince ısrar edildiği hatta zor kullanıldığı takdirde zevk almaya başlayacağı ve boyun eğeceği ima edilir. Hiçbir itirazla karşılaşmayan bu sahneler doğrudan tecavüzle sonuçlanmasa da, açıkça tecavüzü teşvik eder. Bu birkaç kısa örnek, günümüzde ataerkil söylemin filmler aracılığıyla nasıl inşa edildiğini ve yayıldığını göstermeye yetecektir.

“Erkeklik dört temayı içerir. İlki hanım evladı olmamak yani kadınca olan her şeyden sakınma ve nefret, ikincisi temel dişli olmak yani kazanmak, şampiyon ve bir numara olmak, üçüncüsü saldırganlık yani her an kavga etmeye hazır olmak, dördüncüsü ise cinsellik yani cinsel ilişki için sürekli ve doyurulmaz bir istek duymak.” (Diana Scully, Cinsel Şiddeti Anlamak)

Ataerki kadını, çocuğu, hayvanı ve doğayı ezdiği gibi toplumsal “erkeklik” kalıpları dışında kalan erkekleri de ezer, küçümser ve değersizleştirir. Pokot filminde, kadınlara yardım eden erkeklerin, hastalanabilen, utanabilen veya üzülebilen kişiler olması ve ataerki tarafından “gerçek” erkekler olarak görülmemesi bu iddiamızı doğrular. Örneğin Duszejko’dan hoşlanan bir adam, kadının yanında başka bir erkek olduğu için utanır ve hediyesini veremez, oysa “başarılı” erkekler için utanma diye bir şey yoktur. Çünkü onlar canları istedikleri zaman bir kadına “tecavüz” etmekten çekinmezler. Hastalığını gizlemeye çalışan bir polis memuru, soykırıma uğradığını düşündüğü böcekler için ağlayan bir araştırmacı, utandığı için sevdiği kadına açılamayan bir adam ve babasının istismarına uğrayan bir oğlan filmdeki “eksik” erkeklerdir. Dövülen, değersizleştirilen, fahişeliğe zorlanan ve “bir elma fidanı” olarak tanımlanan genç bir kadın, kafeslerdeki tilkiler, bir av takvimine göre her ay öldürüleceği ilan edilen hayvanlar, soykırıma uğrayan böcekler ise ataerkinin her zaman ezdiği diğer karakterlerdir. Duszejko’nun “Neden hep kibar ve zayıf olanları cezalandırıyorsunuz?” sözleri de bunu doğrular ve filmin bakış açısını ilan eder.

blank

Köpeğini bir kulübeye zincirleyerek ölüme terk eden, tilkilerin canlı canlı kürkünü yüzen, kaçak avlanan, yasadışı kumarhane işleten ve tecavüz etmeleri için zenginlere çaresiz kadın tedarik eden bir adam, öz oğluna istismarda bulunan başka bir adam, annesi çocuğunu ismini söyleyerek sevemesin diye oğluna tuhaf bir isim koyan ve hayatını cehenneme çevirdiği kadının intihar etmesine sebep olan bir başkası, kanunları değil de suçluları koruyan emniyet müdürü, eşine insanların içinde hakaret etmekten ve aşağılamaktan hoşlanan vali, hayvanların ruhları olmadığı için insan eliyle öldürülmelerini savunan ve bu acımasız düzeni meşru kılmak için inancı bir afyon olarak kullanan bir rahip ise ataerkinin koruduğu karakterlerdir. Bu erkekleri bir araya getiren şey erkeğin üstünlüğü miti ve kâr etmenin sürekliliğinin daimi kılınmasına yönelik mekanizmalardır. Erkek egemen söylemi ve mülkiyet fikrini sürekli inşa eden vali, polis müdürü, rahip ve kapitalistin öldürülmelerinin filmin çıkış noktasını oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Michel Serres Doğayla Sözleşme isimli kitabında çevreyi talan ettiğimizi ve yeryüzünü yok ettiğimizi iddia ederek insanlık tarihinde ilk kez sorunların küresel bir hal aldığını söyler. “Tıpkı fırtınalar içinde yolunu şaşıran bir gemide olduğu gibi, kaçabilme imkânı bulunmuyor, bizi selamete çıkaracak sığınağı arayabileceğimiz “öteler” kalmadı artık. Bu andan itibaren, bir nesne muamelesi yapmış olduğumuz bu dünya, yeniden ve intikam almaya muktedir bir özne haline gelmektedir” diyen Serres’in bu görüşlerinin filmde de işlendiğini, kuş gribi ve salgın hastalıklar gibi insanların başına gelen “doğal” felaketlerin endüstriyel çiftlikler başta olmak üzere hemen her yerde yaptığımız katliamlar sonucu olduğunun iddia edildiğini görebiliyoruz.

blank

Ataerki bölünmelerden hep kazançlı çıkar. Burjuvazinin egemen olduğu her yerde “eski” düzenin bağlarını koparmış olsa da, kendi çıkarlarıyla örtüştüğünü fark ettiği bağları yeniden kurarak eski baskı koşullarının yerine yenilerini koyduğunu biliyoruz. Bu açıdan baktığımızda erkek egemen yapının yerini başka bir egemen yapının alması sorunlarımızı çözmeyecektir. Bazı sorunlarımız çözüme kavuşabilir elbette hatta birçok şey istediğimiz gibi olabilir ancak yeni sorunlarımızın ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Bir noktaya kadar çeşitli grupların ayrı ayrı mücadelesi anlayışla karşılanabilirse de bütüncül bir yaklaşımda birleşilmezse kapitalizmin bu hareketleri evcilleştirebileceği biliniyor. Bu bölünmüşlük halinin filmde şu sözlerle ifade edildiğini görmek hiç de şaşırtıcı değildir.

“Leh Mantar Toplayıcılar Birliği? Mantarlar büyük ihtimalle Lehleri bir araya getiren tek şey. Bireysel bir aktivite. Feci rekabet. Sıfır işbirliği. Ve herkes en iyi mantar bulunan bölgeler hakkında çenesini kapalı tutuyor.” (filmden)

Bu mücadelede başlıca iki taraf vardır. Ataerkinden beslenen ve kendine güç devşirerek onu besleyenler ile ataerkinin ezdiği, sömürdüğü ve değersizleştirdikleri. Bütüncül bir yaklaşım ve mücadele biçimleri geliştirilemediği takdirde başarılı olunamayacağı açıktır. Mücadele için yola çıkanlar ya boyun eğmeye zorlanmakta, ya yön değiştirmekte, ya da marjinalliğe itilmektedir. Örneğin hayvan hakları için mücadele eden birçok hareket bir süre sonra “hayvan refahı” fikrine kısılıp kalmıştır. Hayvan refahı fikri, hayvan değil insan odaklıdır. Hayvanın insanın mülkiyetinde olduğunu benimseyen hayvan refahı fikri yeme, içme, kürkünü yolma vb. gibi işlemleri doğal görür ve bu süreçlerin acısız olmasıyla yetinir. Bu kadın hakları için de geçerlidir ve kadınların hakları olduğu fikrinden çok ataerkil yapı içerisinde güç kazanması fikrine savurulanların varlığı bilinmektedir. Bu noktada Marcel Proust’un “Sevginin, acımızın bize acı verenler tarafından sağaltılması ihtiyacından oluşan bir yalanla kışkırtıldığı bir dünyada, yaşama cesaretini nereden buluyoruz?” sözlerini hatırlamak ve acımıza sebep olanlardan sevgi beklemenin acınası bir durum olduğunu hatırlatmak isterim.

blank

Ataerki için her şey yalnızca bir sömürü nesnesidir. Carol J. Adams Etin Cinsel Politikası isimli kitabında yalnızca kadınlara değil, egemen olmayan bütün diğer insanlara ve hayvanlara yönelik cinsel şiddet ile kötü muamele arasındaki bağlantıyı gözler önüne serer. “Pokot” filmi de bu literatürü sahiplenmekte ve kadının, hayvanın, eksik erkeğin ve doğanın sömürüsünün aynı köklerden beslendiğini göstermeyi başarmaktadır.  Doğanın talan edilmesi ile kadınların ezilmesi ve sömürülmesi arasındaki ilişkinin dolaysız olduğunu öne süren “ekofeminizm” de bu görüşlerden biridir. İlk kez 1974 yılında Françoise d’Eaubonne tarafından ortaya atılan basit ancak ilerici bir düşünce olduğunu söylemeliyim. Ekofeminizm, erkek egemen dünyada kadın ve hayvanın benzer şekilde bir mülkiyet nesnesine indirgendiğini iddia eder.

Ataerkinin ezdikleri arasındaki bağlantıyı daha da ileri götüren görüşlerden biri de “derin ekoloji”dir. Bütüncül bir yaklaşımı esas alan ve insanların ekosistemin küçük bir parçasını oluşturmasına karşın en büyük yağmacı olduğunu savunur. Arne Naess ve George Sessions tarafından kaleme alınan manifestolarında bu hareketin amacı “Yeryüzünde, insan ve insandışı varlıkların yaşamının refahı ve gelişimi, kendinde değerlerdir ve insanların, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak dışında, bu zenginliği ve bu çeşitliliği azaltmaya hiçbir hakları yoktur” sözleriyle ilan edilmiştir. İnsanın yağmacı heveslerini engelleyecek çözümün radikal olması gerektiğini iddia eden derin ekoloji “İnsan yaşam ve kültürünün gelişmesinin, insan nüfusunun özlü bir şekilde azalmasıyla bağdaşır türden” olduğunu, insandışı yaşamın gelişmesi için insan nüfusunun 200 ila 500 milyon olması gerektiğini ve kitlesel insan ölümlerinin iyi bir şey olduğunu iddia eder. Derin ekoloji fikrini benimseyen en büyük örgütlerden “Greenpeace” bu niyetini şu sözlerle ifade etmiştir.

“Hümanist değer sistemleri, bitkisel ve hayvansal her türlü yaşamı yasal ve ahlaki açıdan dikkate alma amacını güden hümanizm-üstü değerlerle yer değiştirmek zorundadırlar. Ve sonuçta, şu ya da bu kişinin hoşuna gitsin ya da gitmesin, çevreye zarar vermeye devam edenlere karşı mücadele için gerektiğinde zora başvurmak da gerekecektir.” (Greenpeace)

“Yeni bir döngü başlayacak ve gelecek, öldürmeyi tercih edenlerin değil her cana değer verenlerin olacak” diyen filmin de bu radikal çözümü benimsediğini söyleyebiliriz. Yeni bir toplum inşa etmek amacıyla “cinayet” işlemek büyük bir çelişki olsa da filmin finalinde sayıca az olsalar da yanında yer alan insanların “bu savaşı sen başlatmadın” diyerek onu bağrına basması tipik bir intikamcı olmadığını göstermek içindir. “Her cana değer verenlerin” naif bir yapıya sahip olduklarından dolayı değişim için gereken gücü kendilerinde bulamayacaklarını düşünen Duszejko’nun radikal bir çözümle mevcut düzeni değiştirme çabasını nasıl değerlendirebiliriz, ona bakalım.

blank

Soykırım olarak nitelenecek kadar büyük yıkımlar gerçekleştirmesine, zevk için hayvanları öldürmesine, sömürdüğü ve değersizleştirdiği kadınları ölüme sürüklemesine karşın ataerkinin erkeğin her halini meşru gördüğünü iddia eden film, kurtuluş için radikal çözümler öneriyor. Yine de bir intikamcı olarak değil de, bir amaç uğruna bu adımı atmış olmasının sakıncalarından ve şiddet çağrısı yapmış olmaktan kaçınmak için Duszejko’nun kendisini görevlendirdiği ve bunu astrolojiden çıkarmış olabileceği düşünülebilir. Kadının astrolojiyle ilgilendiğinin ve yıldızlara inandığının gösterilmesi bu maksada yönelik olabilir. Yine de rahibin Kilise’de avcıları övdüğü konuşmasına “Bu saçmalığı nasıl dinleyebiliyorsunuz, kafayı mı yediniz siz” diyerek karşı çıkan Duszejko’ya destek olmayan sessiz çoğunluğun, rahibin öldürülmesiyle birlikte değişeceğini ummayı safdillik olarak görebiliriz.

“Wnetrzak tilkilerin derisini canlı canlı yüzerdi hem de yasal şekilde. Hayvanları öldürmenin bir cezası yok. Hukuk katilleri koruyor! Avcılar, kasaplar, suç yasal hâle getirildi ki herkes kabul etsin. Kasabın yanından geçerken yalnızca et görürsünüz. Fakat o birinin parçalanmış bedenidir.”(filmden)

“Onu bir keresinde polise ihbar etmiştim. Hiçbir şey yapmadılar” diyen Duszejko’ya verilen “otoritelere çok fazla güveniyorsun, kendi işini kendin halletmelisin” yanıtı, kadın için bir dönem noktasını oluşturur. Bu sahnenin “Ben iyi bir Amerikalı gibi polise gittim. Onları mahkemeye çıkardılar. Yargıç üç yıl hapse mahkûm etti ancak cezalarını erteledi. Yani o gün ikisi de serbest bırakıldılar. Mahkeme salonunda aptal gibi kalakaldım ve o iki serseri bana bakıp gülümsedi. O zaman karıma dedim ki “adalet için Don Corleone’ye gitmeliyiz” diyen karakteri ve “The Godfather” (1972) filmini hatırlattığını söylemeliyim. Ezilenlerin “otoriteye” güvenemeyeceğinin iddia edilmesi aynı zamanda mücadelenin odak noktasını belirlemiş oluyor diyebilirim. Çünkü Duszejko’nun isminin film boyunca “otoriteyi” temsil eden “erkekler” tarafından sürekli yanlış telaffuz edilmesi küçümsendiğini, onun da hiç bıkmadan her seferinde düzeltmesi mücadeleci yönünü ortaya koyar. Yeri gelmişken konuyla ilgili olarak kendi işini kendisi gören bir kadının sözlerini aktarmak istiyorum.

“Sürekli dayak yediği için alkolik kocasını öldürdüğünü anlatan bir kadın mahkûm “Önce polise gittim. Ancak polis “Sen de ne yaptın kim bilir” gibi bir bakış sergiledi. Daha sonra polise gitmeyi bıraktım. Onlar çözemeyince ben hallettim.” (Yurdagül Şimşek, Radikal Gazetesi, 2006)

“Onu size ihbar ettim ama cevap vermediniz” diyen kadına “geç yanıt verdiğimiz doğru ancak sadece bir köpekti yani” diyen polisin müdürünün sözleri otoritenin hayvan haklarına bakışını gösteriyor. Polisin, “Her zaman merak etmişimdir yaşlı kadınlar, yani senin yaşındaki kadınlar hayvan refahına niçin bu kadar önem verirler. İlgilenecekleri yeterince insan yok mu etraflarında?” demesi ise mücadeleyi küçümsemek ve değersizleştirmek içindir. Carol J. Adams da “İnsanlar beni “Peki ya evsizler, peki ya şiddet gören kadınlar?” diye sıkıştırdığında ve hayvanlardan önce acı çeken insanlara yardım etmek zorunda olduğumuz konusunda ısrar ettiklerinde, merhametli aktivizm alanını böyle kendinden emin iddialarla daraltmalarının beni yolumdan çevirdiği söylenemez” diyerek bu saldırılara nasıl karşı konulacağının yollarını gösterir. Tabii bu saldırılar hiç de yeni değildir. Geçmişte de birçok örneği görülmüştür. Mary Wollstonecraft’ın “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” isimli kitabının yayımlamasından bir yıl sonra “Hayvan Haklarına İlişik Bir Hak Talebi” (1792) başlıklı anonim bir broşür ortaya çıkmıştır. Kadınları aşağılamak için yazıldığı her satırından belli olan bu broşürde yer alan “Eğer kadınlara hak veriliyorsa, hayvanlara neden verilmesin” sözleri kadın düşmanı zihniyetin köklerinin çok eskiye dayandığı, hak, özgürlük, eşitlik ve adalet taleplerine alaycı yaklaşımın erkek egemen söylemin tipik parçası olduğunu göstermeye yetiyor.

Ataerkil söylemde, tek hedef başarıdır. Neye bedel olursa olsun başarının ve paranın makbul görüldüğü günümüz dünyasında valinin, emniyet müdürünün, rahibin ve kapitalistin ideal erkekler olduğu söylenebilir. Ataerkil söylem kadını ezdiği, değersizleştirdiği ve sömürdüğü yetmezmiş gibi zaten “erkeğin kaburgasından” yaratıldığını ve insanın “ilk günahının” sorumlusu olduğunu iddia ettiği kadının her türlü acıyı hak ettiğini düşünür. Ataerki, kadını acılara mahkûm eder ve daha da ileri giderek hayvan ile erkek arasındaki düşmanlığın sebebinin de kadın olduğunu iddia eder.

blank

Duszejko’nun “köpeklerini aramak için çocukları ormana götürmesinin” eleştirildiği bir yazı okudum ve çok şaşırdım. Kadının, çocukları ormana götürmekle “insan hayatına ne kadar değer verdiği” ortaya çıkıyormuş. Bunu yazan arkadaşa doğanın korkulacak bir yer olmadığını söylemek isterim. Doğanın korkulacak bir yer olarak gösterilerek kitleleri şehirlere, alışveriş merkezlerine ve tüketime yönlendirmek kapitalizmin başarısıdır.

İnsan, doğa ile olan ilişkisini tekyönlü ve eşitsiz bir tarzda sürdüren bir “asalak” olmaktan vazgeçmek ve ekosistemi oluşturan parçalardan biri olduğunu kabullenmek zorundadır. Ancak mülkiyetin bir hak değil de doğanın asalakça talan edilmesi olduğunun ortaya çıkması, modern yaşama ilişkin birçok kavramı yıkıma uğratacaktır. Kanunları mülkiyet odaklı burjuvazinin nereden gelirse gelsin bütün eşitlik ve hak taleplerine büyük bir güçle karşı koyacağını, mücadeleyi değersiz kılmak için elinden geleni ardına koymayacağını ve özel mülkiyet fikrinin ne kadar aşağılık bir fikir olduğunun ortaya çıkmaması için ataerkil söylemle içine girdiği işbirliğini pekiştirecek yeni yol ve yöntemler geliştireceği unutulmamalıdır.

“Özel mülkiyet insanın kendi için nesnel oluşunun ve aynı zamanda kendine yabancı ve insanlıkdışı bir nesne oluşunun duyusal anlatımıdır; hayatını ileri sürüşünün hayatını dışlaştırması, kendini gerçekleştirmesinin gerçekliğini yitirmesi, yabancı bir gerçeklik olduğunu dile getirir. Bunun tersi, yani özel mülkiyetin olumlu şekilde aşılması -yani, insani öze, insani hayata, nesnel insana ve insani başarılara, insan tarafından ve insan için duyusal şekilde sahip çıkılması- dolaysız, tek yanlı bir doyum olarak anlaşılmamalıdır -bu, sadece sahip olma, malik olma değildir. İnsan tümel özüne tümel bir tarzda, yani, bütün bir insan olarak sahip çıkar. Dünyayla insani ilişkilerinin her biri -görme, işitme, koklama, tatma, duyma, düşünme, bilincinde olma, sezme, isteme, davranma, sevme- sözün kısası, bireysel varlığının bütün organları, doğrudan doğruya toplumsal olan organları gibi, nesnel yönelimlerinde ya da nesneye doğru yönelimlerinde, o nesneye sahip çıkarlar, insani dünyaya sahip çıkarlar; bu, insan yeterliliği ve insanın acı çekmesidir, çünkü acı çekme, insani şekilde kavrandığında, insanda benliğin zevkine varılmasıdır.” (Karl Marx, 1844 Elyazmaları)

“Vejetaryen misiniz” sorusuna “hayır değilim ama et yemeyi azaltmaya çalışıyorum. Önceden böyle düşünmüyordum çünkü bağlantı kuramıyordum. Oysa şimdi bağlantı kurabiliyorum” diyen yönetmenin de dediği gibi mücadelenin başarılı olabilmesi için insanlara bağlantıları göstermek zorunludur çünkü kültür endüstrisi sürekli bu bağlantıları yok etmektedir. Kültür endüstrisi ürünlerinde kürk vardır, et vardır, fahişe vardır, hasta vardır ancak sömürülen hayvan yoktur, çaresiz kadın yoktur, ezilen insan yoktur ve yağmalanan doğa yoktur.  İnsana yabancılaşmış olan kültür endüstrisinin bakışı insancıl değildir. Ataerkil söylem kültür endüstrisine muhtaçtır çünkü ancak kültür endüstrisi yabancılaşmış bir toplumu ayakta tutabilir. İnsanın anlam arayışına yardım etmektense onu dar kalıplar içine hapseder, insanların düşünmesini, sorgulamasını, tartışmasını ve eleştirmesini engeller. Böylece içinde bulundukları durum ne denli kötü olursa olsun tek başına mücadele etmenin anlamsız olduğuna yönelik hastalıklı fikirler kitlelere aşılanır ve bir kurtarıcı olmazsa kötülüklerle baş edilemeyeceğine inanan mesut insanlar yaratılmış olur. Bu bağlantıyı açığa çıkarmak, kültür endüstrisi politikalarını yıkıma uğratmak zorunludur. “Pokot” gibi filmler ise acı da olsa bu bağlantıları ortaya koymaya çalıştığı için hepsinden değerlidir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir yorum var

  1. blank

    Güzel bir yazı olmuş tebrik ederim..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir