Politik Bir Okuma: The Mangler / Mengene (1995)

“Hışırtı ve takırtı daha da yüksel­mişti. Sokakta buharları tüten, sıcak bir şey ilerliyordu. Kan kokusu odayı doldurdu.”
Hayaletin Garip Huyları, Stephen King, sf:213.

Korku filmi tutkunları için Tobe Hooper’ın 70’li yılları bir alt tür (sub-genre) yaratan pırıltılı bir başlangıç, 80’li yılları bilim kurgu türüne umut verici açılımlar ve başarılı filmler içeren bir gelişimdir. Sonrası ise vasatın altında filmlerle dolu  ızdırap verici bir yolculuktur  The Mangler / Mengene(1), bu yolculuğun en kötü duraklarından biri olarak kabul edilir. Yapımcılığını Anant Singh’in üstlendiği, senaryosunu Tobe Hooper, Stephen Brooks ve Harry Alan Towers’ın yazdığı Mengene, Stephen King’in Night Shift isimli kitabında yer alan The Mangler isimli kısa öyküden uyarlanmıştır. Kitap Türkçe’de “Hayaletin Garip Huyları” ismiyle yayınlanırken öykümüzün ismi “Canavar” olarak çevrilmiş.(2)

Mengene hakkında Öteki Sinema’da ilk defa eleştiri yazısı yazılmıyor. Daha önceki eleştiriye de göz atabilirsiniz. Amacım “daha öncekiler yeterince yerden yere vuramamış, biraz da ben vurayım” yazısı yazmak değil. Bu kötü filme apoloji (savunma) yazmak hiç değil. Sadece neresinden tutsanız elinizde kalan bu işin ilginç bir kısmına ışık tutup tartışmak.

Mengene, Viktorya çağından kalma izlenimi veren bir çamaşırhanede Mengene ismi verilen ütüleme ve katlama makinesinde meydana gelen feci iş kazasını araştıran polis dedektifi Hunton’ın (Ted Levine), kuzeni Mark (Daniel Matmor) ile birlikte fabrika sahibi Bill Gartley (Robert Englund) ve bizzat makinenin kendisi hakkındaki korkunç gerçeklerle yüzleşmesini anlatıyor. Makine bir şekilde kötü ruh tarafından ele geçirilmiş ve doymaz bir şekilde insan kurbanlarını silindirleri arasında ezip katlayarak öldürüyor.

Mengene’nin kötü film olarak sahip olduğu haklı ünü dört şeye borçlu:

  1. King’in öyküsünün içini dolduramayan kötü senaryosuna.
  2. Zamansızlık duygusu vereyim derken filmi zaman çorbası şeklinde tasarlanmış bir sirke çeviren muhteşem(!) sanat yönetmenliğine.
  3. 90’lı yıllarda çevrilmiş bir gençlik dizisinden fırlamışa benzeyen içi doldurulamamış boş tiplemelere. (O Mark nedir öyle kardeşim?)
  4. Oyuncularla tuhaf bir gönül bağı kurmamıza vesile olan kötü oyunculuklara. Öyle ki takma kaş, takma göz, makyaj ve gözlük yığını altında kalmışa benzeyen Englund’a kızsak mı acısak mı karar veremiyoruz.

Senaryo kötü, sanat yönetimi çorba, karakterler yüzeysel ve oyunculuklar kötüyken ben bu filmin neresine ışık tutup felsefi bir tartışmaya girmeye niyetlendim peki? Bunu da yazının diğer paragraflarında anlatayım.

Beni Mengene hakkında yazmaya iten şey, makine, kapitalist sistem ve yabancılaşma konusunda yaptığı oldukça başarılı tasvirler. Yok hayır, karikatürize edilmiş patron ve ustabaşı tiplemeleri ile girişilen  ve filmi batı işi bir  Arabeskliğe taşıyan çiğlikten bahsetmiyorum. Daha çok makinenin insan ezen bir canavara dönüşümünü sağlayan süreç, insan ezen canavarın kendini idame ettirmek için insanlarla kurduğu etkileşim ve filmde görmesek de bu canavarlardan yüzbinlercesinin oluşturduğu şebeke konusunda kullanılan mecazlar ilgimi çekiyor.

1- Makinenin İnsanı Ezen Bir Canavara Dönüşümü

Bu süreci tetikleyen şey, kara büyü benzetmesi ile betimleniyor. Bakire kanı, belladonna (güzelavratotu) ve yarasa gibi bileşenlerin bir araya gelmesinden meydana çıkan ruh ele geçirme büyüsü, makineyi canavara dönüştürüyor. Makine başında çalışan kızlardan birinin yaralanması ile büyünün birinci bileşeni, şehirde hemen hemen herkesin kullandığı ve etken maddesi belladonna bitkisinden yapılan E-Z Gel adlı mide ilacının (anti-asit) kazara makinenin içine düşmesi de ikinci bileşeni eklerken, o büyüklükteki bir çamaşırhanenin çatı arasında yaşayan yüzlerce yarasadan birinin ölüsünün makinenin içine düşerek büyünün malzemelerini tamamlaması pek zor olmuyor. Büyü ile betimlenen süreç aslında seri üretim ile insanlık yararına  pek çok iş yapmayı başarabilecek makinelerin insanın kar hırsı sayesinde sadece daha çok üretmek/ daha ucuz üretmek amacı ile kullanılan bir aparata, o makinelerin oluşturduğu şebekenin de bir üretim sistemine yani kapitalizme dönüşmesinden başka birşey değildir. Şebekenin oluşumu, üzerine kan bulaşan buz makinesinin bir çocuğu boğması ile izleyiciye sezdirilir. Buradaki “bakire kanı” (bakirenin kurban edilmesi) ile işaret edilen masumiyetin kaybıdır. Hırsın insan damarlarında yürümesi, insanın insanı sömürmek üzere niyeti bozmasıdır.

2- Makinenin İnsandan Bir Parçayı Koparması

blank

Mengenenin bazı çalışanların parmaklarını, onlardan bir parçayı koparması, onlar ile bir bağ, bir tür ilişki kurması, sistemin sürekliliğini sağlar. Çünkü makine onlardan bir parça koparınca makinenin bir parçası da o insanın içinde yaşamaya başlamaktadır. Konunun en can alıcı benzetmesi budur. Bizi Hegel’in idealist diyalektiğine, oradan da Marx ve Engels’in diyalektik materyalizmine götürür. Doğada birbirinin zıddı olan iki şey yoktur. Çünkü zıtlık, diğerinin tam tersi olmaktır. Daha da açığı birinin varken diğerinin yok olması, biri yokken diğerinin var olması demektir ve bu açıkça imkansızdır. Çünkü daha en baştan elimizde iki şeyin aynı anda var olamaması sonucuna götürür. Doğada geçerli olan zıtlık yerine çelişkidir. Çelişki zıtların (tez ve antitez) sentezidir. Çelişikler kendi içinde yek diğerinin küçük bir parçasını taşırlar. A ve B birbirinin çelişiği ise A’nın içinde küçük bir b, B’nin içinde de küçük bir a barınır. A’dan B’nin içindeki a’ya, B’den A’nın içinde b’ye olan bir bağlantı, bir dolayım çelişik ögeleri birbirine bağlar, aynı sistemin öğeleri haline getirir. Köle ile soylu, serf ile derebeyi, işçi ile patron aynı sistem içinde yer alabiliyorsa bunu işte bu senteze borçludur. Karşılıklı faydaya dayanan bu simbiyotik ilişki elbette ki adaletli değildir. Birinin hayatını sürdürebilmek için muhtaç olduğu ücretli çalışma diğerinin servetine servet katma amacına hizmet ettiği sürece bu ikili aynı sistem içinde yer alır ve sistem kendini devam ettirir. Mengenenin çalışanların parmaklarını kopararak onlardan bir parçayı kendine dahil etmesi ve o insanın içinde de bir makinanın yaşaması, eksik parmaklıların ustabaşı olması buna karşılık gelir.

3- Makinenin İnsanları Ezmesi ve Katlaması

blank

Kötü ruh tarafından ele geçirildikten sonra insanları içine çekerek silindirleri arasında ezen ve katlayan makine, filmi Hooper’ın en gore filmlerinden biri haline getirirken bir yandan da bu işlevi ile yabancılaşmanın kanlı canlı bir ifadesini sergiler. Üretim araçlarından ayrılan çalışanlar, ürettiği ürüne yabancıdır. Çünkü örneğin ortaçağda bir serf hiç olmazsa ürettiği ürünün bir kısmını doğrudan kullanabildiği için emeğinin sonucu ile muhatap olma şansı bulurken modern çağda bu imkansızdır. İşgücü ile üretim araçlarının birbirinden ayrılması işgücünü ürüne, insanı doğaya ve en nihayetinde insanı kendi doğasına yabancılaştırır. En sonunda insandan geriye filmin başında gördüğümüz o çamaşır sepetine sığacak boyuta gelmiş et ve kemik yığınından başka birşey kalmaz. Artık huzursuzluk içinde yaşayan, kendini geliştirerek içindeki gerçek potansiyeli sergilemeye imkan bulamayan, kendisi gibi deforme bireylerle bozuk iletişim vasıtasıyla ucube ilişkiler kuran, onları örseleyip tahrip eden insansı bir şey, bir ürün kalır. Bacaklarını makineye kaptırdığı için mekanik bacaklarla gezen, kızını makineye kurban eden, evlatlığına cinsel tacizde bulunan fabrika sahibi Gartley, işinden memnun olmayan bitmiş tükenmiş, yuvası yıkılmış Hunton ve filmdeki hemen herkes aslında böyle yabancılaşmış bireylerdir.

4- Yenilmiş Makinenin Fabrikadaki Yerine Geri Dönmesi

Final sahnesinden önceki şeytan çıkarma (exorcism) sekansından sonra her şeyin normale dönmesi beklenirken böyle olmaz. Çünkü Hunton birkaç gün sonra fabrikaya gittiğinde makinenin eski yerinde sapasağlam durmakta olduğunu ve bir parmağını makineye kaptıran Sherry’nin de ustabaşı veya müdür olduğunu görür. Çünkü sistem değil, tek bir makine yenilmiştir. Onun da sistem tarafından ikamesi hiç de zor değildir.

Mengene’nin altında politik ve felsefi buzağı aramayı abartı bulan olabilir. Ama şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki politik alt metinler Hooper’ın bazı filmlerinde önemli yer tutar. Texas Chainsaw Massacre’ın (1974) manyak ailesinin üyeleri, otomasyona geçtiği için pek çok işçiyi kapı dışarı eden yörenin tek mezbahasının eski çalışanıdır. The Poltergeist’ta (1982) inşaat şirketi yeni evlerini kızılderililerden kalma bir mezarlığın üstüne kurmuştur. Spontaneous Combustion’da (1990) devletin düşman ülkelere karşı geliştirdiği bir silah olan kendiliğinden yanan ve etrafını da tahrip eden mutant insanların hikayesi anlatılır. İşte neresinden tutsanız elinizde kalıyor gibi görünen bu filmde doğru görünen tek şey Stephen King’in katkılarıyla oluşan bu politik ve felsefi altyapıdır. Hatta bu filmi korku filminden çok politik bir deneme olarak görmek pek de abes kaçmayacaktır.

Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın

(1) imdb.com/title/tt0113762

(2) Hayaletin Garip Huyları, Stephen King, Altın Kitaplar Yayınevi

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

2 Yorumlar

  1. blank
    Mansur Yıldırım

    Film öteki sinema dailymotion da var mı ben filmi hiç bir yerde bulamadım yazıyı önceden okumuştum yorum yapmayı unutmuşum s.özgür yılgın abi filmi nereden izleyeceğiz yorum yaparsanız sevinirim.

  2. blank

    Bir ara Star’daki korku kuşağında çıkmış. Ben de indirerek izleyebildim. Bildiğim kadarıyla çevrimiçi video sitelerinde yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir