Kurt Kocayınca Fransız’ın Maskarası Olurmuş: The Wolf’s Call (2019)

Fransız askerlerinin, şimdiki zamanda veya çok yakın bir gelecekte dünyayı nasıl kurtaracağını anlatan The Wolf’s Call isimli 2019 yapımı bir Fransız filmi izledim. Filmin açılış sahnesinde, ekranda Tartus/Suriye yazısı belirirken aynı anda tam teçhizatlı askerler görülür. Peşlerine düşen düşman askerini öldürmektense tehlikeye düşmeyi göze alacak kadar insancıl hareket ettikleri göze çarpan bu “naif” ve “hümanist” adamların Fransız oldukları ilerleyen sahnelerde ortaya çıkacaktır. Onları tahliye etmek için bölgeye bir denizaltı gönderilmiş olması, hassas bir görevi yerine getirdiklerini akla getirse de The Wolf’s Call, bu askerlerin oraya nasıl, ne zaman ve niçin gittikleri sorularına yanıt vermez.

Denizaltı, askerleri almak için harekete geçtiğinde önce Rusya’ya sonra İran’a ait olduğunu dile getirdikleri savaş gemisi ile karşılaşırlar. Üzerinde helikopter de bulunan “düşman” fırkateyninden kaçınarak hareket ederlerken, sahada bir de denizaltının bulunduğu ortaya çıkar. Rus veya Çin olduğundan şüphelenseler de kesin bir kimlik tespiti yapamazlar. Fransız askerleri, karada Suriye ordusu, denizde Rus veya İran savaş gemisi, denizaltında ise Rus veya Çin denizaltısı tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. İlginçtir, dost veya düşman olarak Türk, Amerikan, İngiliz veya Alman denizaltısı ve savaş gemisine rastlanmaz. Ya onların bu operasyondan haberi vardır ve müdahil olamamışlardır ya da Fransa onlara haber vermeye gerek duymamış, tek başına hareket etmektedir. Ben, “bağımsız bir savunma politikaları olması gerektiği” düşüncesiyle De Gaulle zamanında ayrıldıkları NATO’nun askeri kanadına yakın zamanlarda geri dönmüş olsalar da, “bağımsız politika” heveslerinin filme yansıdığını düşünüyorum. The Wolf’s Call hakkındaki yorumlara baktığımızda, Fransızların filmi övmelere doyamadığı ve yüksek puanlar verdikleri görülmektedir. Bunu, filmin iyi oluşundan çok Fransızların devletlerinin politikalarına bir destek olarak değerlendirebiliriz.

Çok dikkatli hareket etmelerine karşın onları fark eden fırkateyn, denizaltıyı avlamak için üzerindeki helikopteri havalandırır. Bu, tam da tahliye edecekleri askerlere verdikleri randevu noktasına gelmişken olur. Ne var ki denizaltı komutanı cesur bir adamdır. Askerleri almadan ayrılmayacağını söyler, mürettebatın “bu intihar etmek demek olur” sözlerine itibar etmez ve tahliye emri verir. Herkesin şaşkın bakışları arasında denizaltı hızla yüzeye çıkmaya başlar. Bu esnada bir personel de komutana omuzdan füzeatar (RPG) silahı getirmektedir. Komutanın hesabına göre denizaltı yüzeye çıkacak, dengesini sağlayacak, kapak açılacak, kendisi de bu esnada elinde kocaman silahla daracık iskeleden yukarı çıkacak, nişan alacak, füzeyi ateşleyecek ve helikopteri düşürecektir.

Yukarıda yazdığım her şey süratle gerçekleşiyor ancak helikopterdekiler için zaman durmuş sanki. Helikopterin hiçbir şey yapmadan beklemesine şaşırmıyoruz çünkü görelilik kuramı imdadımıza yetişiyor. Einstein, yanan bir sobaya elini sokan bir erkek ile güzel bir kızın yanında bulunan bir erkek için zaman aynı şekilde akmaz, dememiş miydi? Can derdindeki Fransızlar ile keyfi “gıcır” durumdaki helikopterdekiler için de zaman aynı şekilde akmamıştır tabii. Komutanın füzeyi ateşleme sahnesinin son yıllarda izlediğim en absürt sahne olduğunu söylemeliyim. “Gerçek Kesit” dizilerinde bile böylesine absürt sahne yer almamıştır. Hele silahın emniyetini açamaması ve yanındaki askere kilide ateş etme emri vermesi nasıl bir zihniyetin ürünüdür, anlamak mümkün değil. Bu denli ahmakça bir sahneyi Ankara Ekspresi (1971) isimli filmden beri görmemiştim. Orada da Seyfi isimli bir elemanın görevini yerine getirebilmesi için Alman hastanesine girmesi gerekmektedir. Bunun en uygun yolunun yaralı gözükmek olduğuna karar veren Seyfi, bir arkadaşından kendisine ateş etmesini istemiştir. Arkadaşının cesaret edememesi üzerine tabancayı almış, kendini kalbinin hemen üzerinden vurmuş ve hiçbir şey olmamış gibi yürüyerek hastaneye gitmiştir. Fransızlar helikopter sahnesini kara mizah için yapmış olsalar “Naked Gun” serisi ile yarışabilirmiş, oysa ciddi ciddi çekmişler. Helikopterin imha edilmesiyle birlikte savaş gemisi ve denizaltı da sessizce ortadan kaybolarak tehdit olmaktan çıkar. Fransızlar bizim görmediğimiz anlarda bunları da imha etmiş olabilirler mi, bilemiyorum. Her şey mümkün…

Yaklaşık on yıl önce “yüksek teknolojiye” sahip İngiliz “Vanguard” ve Fransız “Le Triomphant” isimli nükleer denizaltılarının açık denizde birbirleriyle çarpıştıkları pek bilinmez. Bu, o denli utanç verici bir olaydır ki gizlemek için ellerinden geleni yapmalarına karşın İngiliz gazeteleri haberleştirmeyi başarmıştır. İki nükleer denizaltıyı çarpıştırmayı “başaran” Fransızların, denizaltı üzerinden ateşlenen füze ile helikopter düşürmeleri, yaşanan bu utanç verici travmanın atlatılması çabası olarak görülmelidir. Karl Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i isimli eserinde şöyle der: “Hegel, bir yerlerde, dünya tarihindeki tüm büyük olguların ve kişilerin, bir anlamda, iki kez ortaya çıktığını söyler. Şunu eklemeyi unutmuş: birinde trajedi, diğerinde komedi olarak.” Bizler ok atarak helikopter düşüren Rambo’nun trajedisine şaşkınlıkla bakarken, Fransızların Rambo’yu sollamasının tam bir komedi olduğunu söylemeliyim.

Rambo demişken; Cezayir, Kamboçya, Vietnam, Madagaskar ve Ruanda başta olmak üzere yeryüzünde milyonlarca insanın katledilmesinden, sakat kalmasından veya yerini yurdunu bırakıp göç etmesinden, ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yağmalanmasından doğrudan Fransa sorumludur. 1500’lü yıllardan itibaren başlayan Avrupa’nın yeryüzünü sömürgeleştirme tarihi boyunca halkların, işgalci güçlere yönelttiği “ülkemizde ne işiniz var” sorusu her zaman sömürgecinin yaptığı katliamlarla sonuçlanmıştır. Fransa bu katliamların ya doğrudan uygulayıcısı ya da işbirlikçisidir. Zaten fazla uzağa gitmeye gerek yok. Çanakkale’de karşımıza çıkanların, Urfa, Mardin, Hatay, Adana, Maraş ve Antep’i işgal edenlerin kim oldukları henüz unutulmuş değil.

İngiltere ve Fransa, Birinci Paylaşım Savaşı sürerken gizlice imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile gözlerine kestirdikleri ülkeleri aralarında paylaşırlar. 1918 yılında Fransız subayları idaresinde Fransız üniforması giymiş Ermenilerden oluşan 400 kişinin Dörtyol’a girmesiyle işgal başlar. Ve sırasıyla Mersin, Adana, Pozantı, Kilis ve Maraş işgal edilir. Fransızlar, çeşitli yer ve zamanlarda Ermenilerin saldırı, tecavüz ve katliamlarına göz yumarken bazen de uçaklarla destek vermişler ve Türk köylerini bombardıman etmişlerdir. Ne var ki Mustafa Kemal önderliğinde “vatanın bütünlüğünü ve milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözleriyle ilan edilen İstiklal Harbi başarıya ulaşmış ve “geldikleri gibi gitmişlerdir”. Sadece 44 kişiyle yapılan ve bir tabur Fransız askerinin esir alındığı Karboğazı Baskını’nın ardından Kuva-yı Milliye Komutanı Tekelioğlu Sinan’ın gönderdiği telgrafı hatırlamak ve hatırlatmak yerinde olacaktır.

“Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,

Cesur ve fedakâr Kuva-yı Milliye’miz Pozantı’dan huruç eden düşmanı, Karboğazı isimli mahalde sıkıştırarak bir süre muharebeyi müteakip teslim olmaya mecbur etmiştir. Ağır ve hafif 100’ü yaralı olmak üzere 650 nefer, biri binbaşı olmak üzere 23 subay esirdir. Yılanovası, Akarca Deresi, Teke Yaylası sırtları cesetle doludur. Düşmanın 200’ü aşkın ölüsü vardır.  Öbür gün bütün kuvvetimle taarruz ederek morali tamamen bozulmuş olan düşmanı Tarsus’tan temizleyeceğimi müjdelerim. Genel Komutan Sinan”

Mustafa Kemal Paşa’nın emir ve direktifleriyle Adana Bölgesi Kuva-yı Milliye Komutanlığı görevine getirilen Yüzbaşı Ali Ratip Bey, görevin önemi ve gizliliğinden dolayı bütün yazışmalarda kendisine verilen “Tekelioğlu Sinan” takma adını kullanmıştır. Henüz yüzbaşı rütbesinde olmasına karşın bir avuç vatanseverle Fransız işgaline karşı verdiği mücadele nedeniyle bölge halkı tarafından çok sevilmiş ve “Sinan Paşa” olarak benimsenmiştir. Yalnızca halkın değil işgalci Fransız güçlerinin de kendisini Paşa olarak tanıdıkları, yüzbaşı olduğunu öğrenince büyük şaşkınlığa düştükleri bilinmektedir. Göreve başlar başlamaz “Hak ve adaletten tamamen mahrum, İlk ve Orta Çağlarda bile emsali görülmeyen barbarlıkları medeniyet maskesi altında mazlum Müslüman ahaliye reva gören zalim ve hunhar Fransızlar tarafından resmî dairelere asılmış olan Fransız bayrakları indirilerek bütün devlet binalarına ve resmî dairelere Osmanlı bayrağı çekilecektir” emrini veren Sinan Bey’in günlüklerinden, İstiklal Harbi’nin hangi şartlarda ve hangi fedakârlıklar içerisinde yürütüldüğü okunabilir hatta okunmalıdır da. Peki, Fransızların ne işleri vardı bu topraklarda…

“Biz eşitliği değil hâkimiyeti amaçlıyoruz. Bu, insanlar arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak meselesi değil, onları genişletip bir hukuk içine sokmak meselesidir. Daha aşağı ve dejenere ırkların üstün ırklar tarafından rejenerasyonu insanlık için yaratılan ilahi düzenin bir parçasıdır. Toprağı işleyen ırk zencilerdir. Efendiler ve askerler ise Avrupa ırkıdır. Bırakalım, her birimiz ne için yaratıldıysak onu yapalım ve her şey yoluna girsin.”   (Ernest Renan)

Nasıl, çok tanıdık değil mi? Adına ister “ilahi kader”,  ister “beyaz adamın yükü” ister  “rejenerasyon” isterse “üstün ırk” denilsin, bu sözler hep aynı şeye yani Batı’nın dünyayı yönetmesi gerektiği düşüncesine gelip dayanıyor. Öyleyse onlara sormak gerekir. Yağma ve talandan başka ne getirdiler? Batı’nın medeniyet kurucusu oldukları yalanının sürmesi ancak Batılı olmayan medeniyetleri yok etmeleriyle mümkün olacağından kan ve gözyaşı, yıkım ve katliam vazgeçilmez silahlarıdır. Eduardo Galeano’nun “Geroge W. Bush dünyanın karanlık köşelerine saldırmak için hazır olmak zorundayız’ açıklaması yaptı ve Irak’a saldırdı. Bush, uygarlığın Teksas’tan başladığına ve yazıyı Teksaslı akranlarının keşfettiğine mi inanıyor?”sorusunu Fransızlar’a sorsak, ne yanıt verirlerdi acaba?

“On Emir’den biri olan “ananıza ve babanıza saygı gösterecek ve onları terk etmeyeceksiniz” emrinde ifade edilen yükümlülükle karşı karşıya gelmek Batılının kaderidir. Bu yükümlülük Madagaskarlı için anlaşılmazdır. Gelişmesinin belli bir döneminde her Avrupalı içindeki bağımlılığın zincirlerini kırmak ve babasıyla eşit olmak arzusunu keşfeder. Madagaskarlı ise hiçbir zaman!.. İnsanca başkaldırı duygusu Avrupalının geçmek zorunda olduğu çetin sınavlardan biridir. Bu sınavlardan geçerek, kişi, terk edilmenin çocuksu korkusunu alt eder ve Batılıların en değerli varlıkları ve aynı zamanda mesuliyetleri olan özgürlük ve otonomiyi elde eder. Oysa Madagaskarlı böyle bir terk edilme durumunu hayal bile edemez. O ne kişisel özerklik ister ne de serbest sorumluluk. Bence, ırkların, insanların ve kültürlerin eşitliği sorunu ancak yasa önünde bir eşitlikten bahsettiğimizde anlamlıdır, gerçekteki eşitlikten değil. Aynı şekilde kör, sakat, hasta, geri zekâlı, cahil ya da yoksul olan insanlar; güçlü, açık görüşlü, sağlam, sağlıklı, zeki, kültürlü ve zengin insanlarla kelimenin maddi anlamında eşit olamazlar. İkinciler kendilerine daha çok haktan ziyade daha çok görev yükleyen daha büyük bir yeteneğe sahiptirler.” (Roger Caillois)

Fransız sözde entelektüel Roger Caillois, hiçbir utanma belirtisi göstermeden “kör, sakat, hasta, geri zekâlı, cahil ya da yoksul olan insanlar; güçlü, açık görüşlü, sağlam, sağlıklı, zeki, kültürlü ve zengin insanlarla eşit olamazlar” diyebiliyor. Burada kastettiği görev dünyayı yönetmek, sorumluluk ise dünyadan sorumlu olmak demek… Görev ve sorumluluktan kaçmayan Fransızlar, 100 yıl önce Karboğazı’nda uğradığı hezimeti unutarak yeniden bu topraklara gelecek cesareti kendisinde bulabiliyor hem de bu defa tek başına…

Oysa yakın zamanlarda Amerika’dan habersiz yalnızca iki şeye bulaşabilmiştir… İlki Vietnam’dır ve Vietnamlılarla baş edemeyince her şeyi Amerika’ya bırakıp kaçmışlardır. İkincisi ise Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklayan Nasır’ın üzerine İsrail’i saldırtmasıdır. Bunu yaparken yanında İngiltere de bulunmasına karşın Amerika’dan öyle büyük fırça yemiştir ki yıllardır tek başına hiçbir işe kalkışamamaktadır. Milyarlarca dolarını aldığı Kaddafi’ye ilk saldıran olsa da bunu NATO adına yapmıştır. Ayrıca Arjantin’e sattığı ve Falkland Savaşı’nda İngiliz gemilerini hallaç pamuğu gibi atan “exocet” füzelerinin kaynak kodlarını İngilizlere verdiği iddiaları da unutulmamalıdır. Arjantin’in elinde yalnızca 5 tane füze olduğu söylense de, varsa diğer füzelerini ateşleyememesinin sebebi kaynak kodların ele geçirilmesi midir acaba?

Giyecek don bulamayanından başkanlarına dek nerdeyse bütün Amerikalılar, seçilmiş olduklarına, yeryüzündeki en iyi değerlerin kendilerine verildiğine ve Tanrı’nın bu değerleri yaymak için kendilerini yükümlü kıldığına inanırlar. Bu “inanç” onlara çok hoş gelse de ne yeni, ne de orijinaldir. Bütün vahşetlerine karşın Avrupalı sömürgeciler de kendilerini hiçbir zaman sömürgeci olarak görmemiş ve kanmaya meyilli kitleleri memnun edecek “hoş tanımlar” uydurmayı başarmışlardır. Kipling’in  “beyaz adamın yükü” adını verdiği şiirin yağma, katliam ve sömürüyü  “medenileştirme misyonu” adı altında meşrulaştırması tam da bu amaca hizmet eder.

“Fransa’da 1789 Devrimi’nin arifesinde Jacobenler suikast ve yağma yaparlarken konuşulan tek şey “insanlık” , “duyarlılık” ya da “kardeşlik”ti. Bugün bu güzel oyun yeniden başlıyor.” (Vilfredo Pareto, Seçkinlerin Yükselişi ve Düşüşü)

İsimlerini vermek bir fark yaratmayacağı için yazmaya gerek duymadığım çeşitli isimlerden küçük alıntılar yapacağım. Haysiyet yoksunu bu kişilerden biri “İnsanlık, medenileşmemiş insanların yeteneksizliği, ihmalkârlığı ve tembellikleriyle Tanrı’nın kendilerine bahşetmiş olduğu zenginlikleri sonsuza kadar, boş bırakmalarına izin veremez, vermemelidir, onları bu zenginlikleri iyilerin hizmetine sunmaya zorlamalıdır” derken, bir diğeri “Üstün bir insan kendisinin üstün olduğuna inanmayı bırakırsa, gerçekte üstün olmayı bırakır” demiş, bir başkası ise “Medeniyet şimdiye dek hiçbir zaman beyaz adam dışında birileri tarafından yaratılmamıştır” diyebilmiştir. Nasıl, hoş değil mi?

“Uğultuları duyuyorum. Bana ilerlemeden, başarılanlardan, tedavi edilen hastalıklardan, iyileştirilen yaşam standartlarından bahsediyorlar. Ben, öz suları çekilip tüketilmiş, kültürleri ayaklar altında çiğnenmiş, kurumları yıkılmış, toprakları zapt edilmiş, dinleri darmadağın edilmiş, muhteşem sanat eserleri yok edilmiş, olağanüstü imkânları ortadan kaldırılmış toplumlardan bahsediyorum. Ben, içlerine korkunun aşılandığı, kendilerine aşağılık kompleksine sahip olmanın, korkuyla titremenin, diz çökmenin, umutsuzluğa kapılmanın ve dalkavukça davranmanın öğretildiği milyonlarca insandan bahsediyorum.” (Aime Cesaire, Sömürgecilik Üzerine Söylev)

Görev başarıyla tamamlanır ve sağ salim ülkelerine dönerler. Filmin başındaki sahnede gördüğümüz denizaltıyı tespit edememesine karşın dört yıldızlı bir amiral tarafından “sen ülkenin umudusun” denilen genç ve yakışıklı sonar subayı yaptığı hatayı unutamamaktadır. Duyduğu ancak ne olduğunu anlayamadığı seslerin ne olduğunu aramaktadır. Ne var ki istediği araştırmayı ordu kaynaklarıyla yapamayınca kitapçıları dolaşmaya başlar. Rus veya İran ordusuna ait bilgiler Fransa’daki hangi kitapçıda satılıyor çok merak ettim aslında. Bu kitapçılardan birinin sahibinin hem güzel hem de zeki bir kadın olması bizleri şaşırtmaz. Tanışırlar ve işler gelişir. Klişe mi? Asla… Fransız romantizmi demek daha doğru.

Siyahi ikinci komutanın radyosundan Finlandiya’nın Ruslar tarafından işgal edildiği haberi duyulur. Niçin Finlandiya? Evet, niçin Finlandiya? Bu, iki kez sorulacak kadar önemli bir sorudur. Finlandiya, kapitalizm ile komünizm arasında kalmasına karşın bağımsızlıklarını korumayı ve halkını mutlu etmeyi başarmış nadir ülkelerden biridir. Kendilerinden daha başarılı olmalarına tahammül edemedikleri Finlandiya’nın işgal edildiği haberinin verilmesi, aslında gönüllerinden geçenin dışavurumudur. Amerika ve Avrupa bu işgale karşı çıkmaz. Fransa da doğrudan karşı çıkmaz ama sıranın Avrupa olduğunu “bildiğinden” tedbir alır.

Biri nükleer iki Fransız denizaltısı Avrupa’yı korumak uğruna göreve çıkar. Filmin başındaki sahnede gördüğümüz kahramanlığı onaylı komutan, terfi ederek nükleer denizaltının komutanlığına getirilmiştir. Denizaltılar seyre çıkmadan önce kamera ayrı ayrı iki denizaltıyı, mürettebatı ve komutanları seyirciye gösterir. Nükleer denizaltı komutanının beyaz, mürettebatının seçkin ve disiplinli, üniformalarının tek tip ve tertemiz iken, öteki denizaltının komutanının ise siyahi, mürettebatının toplama ve disiplinsiz, üniformalarının eski ve kir pas içinde gösterilmesi ne anlama geliyor, çözemedim. Fransız milliyetçiliği mi? Mümkün…

Fransa’nın “umudu” sonar subayı da nükleer denizaltıda görevlendirilmiştir ancak uyuşturucu kullandığı tespit edildiğinden gemiye binmesine izin verilmez. Denizaltılar üsten ayrılır. Filmin kahramanı bu subay çok üzgündür. Ne var ki üzülecek zaman değildir. Birkaç dakika geçmeden sirenler çalmaya başlar. Ruslar bir nükleer füze ateşlemiştir ve hedef Fransa’dır. Fransa alarma geçer.

Bazıları saçma, bazıları bayağı çeşitli olaylardan sonra aranan denizaltının, aslında imha edilmiş olması gereken Timur-III sınıfı bir Rus denizaltısı olduğu ortaya çıkar. Bu denizaltı “cihadistlerin” eline geçmiştir. Kim olduğu açıkça söylenmeyen ancak herkesin bildiği varsayılan bu “cihadistler” Rusya tarafından atılmış izlenimi verdikleri bir füzeyi ateşlemeyi ve Fransa’nın da karşı saldırı emri vermesini sağlamayı başarmışlardır. Krizi yöneten dört yıldız amiralin nükleer savaş çıkarmaya çalışan “cihadistlerin” hamlesini “çok akıllıca” diyerek övmesi ve bunu birkaç kez dile getirmesi komiktir. Oysa bir sonraki sahne daha komiktir. Amerikalıların her şeyi başından beri bildikleri ancak “bahsetmeyi unutmuş” oldukları anlaşılır. Amerikalıların böylesine ucuz bir sahne ile filme dâhil edilmesiyle Brzezinski’nin bir röportajını hatırladım.

Amerika’nın emperyalist politikalarının mimarlarından Zbigniew Brzezinski yıllar önce “Le Nouvel Observateur” gazetesine bir röportaj vermiştir. Muhabirin “Geleceğin teröristlerini silahlandırarak, eğiterek köktenci İslam’ı desteklemiş olmaktan da pişman değil misiniz?” sorusuna Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve Soğuk Savaş’ın son bulması mı?” yanıtını vermesi unutulacak gibi değildir. Bu sahne ile Amerika’nın bu politikalarına gönderme yapıldığı anlaşılıyor. Fransızların, Amerikalılar gibi “Müslüman teröristler”, “köktendinci İslamcılar” yerine “cihadistler” demesi, doğrudan Müslümanları hedef göstermeme ve karşılarına almama gayretinin ürünüdür diyebilirim.

“Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağıtıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı.” (Jean-Paul Sarte)

“Sadece Mısır değil, tüm Doğu, ayaklanmak için korkmadan güvenebileceği bir kurtarıcının gelmesini bekliyor. Mısır fethedilince Türk imparatorluğunun geleceği de belli olur ve her yanı çöker” diyen Alman filozof Leibniz, Fransa kralının Osmanlılara karşı gireceği bir savaşta, diğer Hıristiyan krallarla anlaşabileceğini düşünüyordu. Buradaki en önemli husus “kurtarıcı” beklenmesi hususudur. Hiçbir şey yapmayan, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, rahatı hiç bozulmadan gündelik yaşantısının içinde kaybolan kitlelerin, kendilerini “inançlı” zannetmesi ve bir kişinin çıkarak yeryüzünü yaşanılabilir bir yer haline getirmesi, barışı sağlaması, sömürü, zulüm ve adaletsizliği tek bir parmak hareketiyle düzeltecek olması anlaşılabilecek bir fikir değildir. Dünyanın bozulmasındaki kendi sorumluluğunu yok sayan ve bundan dolayı “hesap vermesi” gerektiğini unutan kitlelerin bu bekleyişi toplumları kaderciliğe ve boyun eğmeye sürüklenmekte, inancı zayıflamış ve sorumluluk alamayan kitleler “kurtarıcı” olduğunu iddia edenler tarafından kolaylıkla egemenlik altına alınabilmektedirler.

Araştırmayan, okumayan, sorgulamayan kitlelere dönüştükçe bir kurtarıcı beklemek doğal bir sonuç haline geliyor ve Fransa dünyanın efendisi olduğunu zannediyor. Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından, “hiç mi endişe etmediniz, Yunanlılar kazansaydı ne yapardınız” sorusuna Atatürk’ün, bir an bile endişe etmediğini söyledikten sonra “Sakarya’yı geçip ilerleseler bile onları takip eder ve Anadolu’nun boşluğunda boğardım” demesi halkına ve kendisine güvenin göstergesi değil midir?

Stanley Kubrick anlamsız silahlanma yarışını ve insanlığın kendini yok etme hırsını “Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb” isimli filmiyle yerden yere vurmuşken Fransızların bu filmi izlemedikleri anlaşılıyor. Nükleer saldırı görevi verilen “komutanın”, bütün muhabere kanallarını devre dışı bırakarak göreve yoğunlaşması ancak verilen emrin iptal edilmesi gerektiği durumlarda komutana ulaşmanın olanaksız oluşu ve bu esnada yaşanacak gerilim fikri, Fransız senaristlere muhteşem gözükmüş olmalı. Sonuç olarak Fransız milliyetçiliğiyle zehirlenmiş, ucuz bir propaganda filminden başka bir şey olmayan The Wolf’s Call, en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilirse hiç şaşırmayacağımı söylemeliyim. Muadilleri olan The Hurt Locker veya Argo’dan daha ucuz değil.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

İKSV Yedinci Kültür Politikaları Raporu Yayımlandı

İKSV kültür politikaları alanındaki veri üretimine katkıda bulunmak amacıyla düzenli olarak araştırmalar yürütüyor ve raporlar yayımlıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir