Excalibur (1981)

Blog açıp da seyretmekten zevk aldığım filmler hakkında yazmaya başladığım ilk zamanlardan beri yazmak istediğim ama nedense bir türlü kısmet olmamış bir filmden bahsetmek istiyorum: EXCALIBUR.

Geçen hafta Digiturk kanallarının birinde ki geç saat gösteriminde yeniden karşıma çıktığında kafamda beliren ilk cümle şu oldu: “Artık böyle filmler yapmıyorlar…

Sinemaya, önce bir kadın dergisi sonra da bir radyo istasyonunda eleştirmen olarak başlayan ingiliz yönetmen John Boorman oradan Televizyon dünyasına sıçradı ve BBC için belgeseller çekti. Aktör Lee Marvin‘le olan dostluğu, ilk filmi “Catch Us if You Can“i takiben ona Hollywood’un kapılarını açtı. 1967’de yaptığı “Point Blank” ve 1968’deki “Hell in the Pacific” gibi iki başarılı filmde Marvin ile çalışan Boorman “Deliverance/Kurtuluş“la başyapıtını, “Zardoz“la tarifi zor bir bilim Kurgu kültü “Exorcist II:The Heretic‘le de niteliği yüksek bir devam filmi çekti. Fakat özellikle sonuncusunun belalı seti ve seyircilerce tiksintiyle karşılanan gösterim süreci Boorman‘ı yordu. Yönetmen 4 yıl sonra 1981’de Kral Arthur efsanesini konu alan, adını hükümdarın büyülü kılıcına borçlu bir filmle görkemli bir dönüş yaptı. Boorman başta “Yüzüklerin Efendisi“nden beslenen bir hikaye anlatmayı düşünüyordu ama kitabın haklarını alamayınca ki bunu aynı dönemde deneyen diğer bir isim de George Lucas‘dır – bu kez Kral Arthur’un fantastik dünyasına yöneldi.

İngilizler’in halk söylencelerine dayanan efsaneyi 15. Yüzyılda yaşamış yazar Thomas Malory‘nin Arthur’un ölümü-Le Morte d’Arthur adlı kitabından uyarlayan Boorman görkemli bir prodüksiyona imza atmayı planlıyordu ve özgürlüğüne düşkün bir yönetmen olarak bütceden oyuncu kadrosuna dek bir çok konuda Warner Bros‘u ikna etmeyi başardı. Parlak fikirlerinden birisi de gerçek hayatta bir Macbeth prodüksiyonu esnasında büyük bir kavgaya tutuşan ve birbirlerinden hiç hazzetmeyen Nicol Williamson ile Helen Mirren‘i büyücü Merlin ve Morgana rollerinde karşı karşıya getirmek, böylece gerçek hayattaki bu nefreti öykünün hizmetine sokmaktı.

Film ne zaman ve nerede vuku bulduğu bilinmeyen, hatta gerçekten yaşandığı bile şüpheli efsaneyi enine boyuna ele alıyordu. Arthur‘un babası Uther‘in büyücü Merlin sayesinde kudret kılıcı Excalibur‘u ele geçirmesi, Dük Cornwall‘la barış yapması ve fakat Cornwall‘ın karısı Igreyne‘i görünce şehvetinin ağır basıp barışı savaşa dönüştürmesiyle başlayan film Arthur‘un doğuşuna tanıklık ediyordu. Uther, Merlin‘le gizli bir anlaşma yaparak Igrayne‘in koynuna girmesine yardım etmesi karşılığında doğacak bebeği ona vermeyi vaad etmişti. Bebek doğduktan sonra Uther sözünü isteksizce tuttu ve bebeğini Merlin‘e teslim etti; büyücü de ona Arthur ismini verdi. Arthur yıllar sonra sıradan bir seyisken babasının sapladığı taştan Excalibur‘u çıkarmayı başaracak, Kral ilan edilecek, kimsenin ötekinden önemli görülmediği yuvarlak bir masa etrafında şovalyelerini toplayacak ve Merlin‘le el ele vererek ülkesini refah dolu yıllara götürecekti. Yıllar sonra da önce karısı Guenevere ve gözde şovalyesi Lancelot, sonra da yarı üvey kardeşi Morgana tarafından ihanete uğrayacak, ülkesini düştüğü kaostan kurtarmayı bir türlü beceremeyecekti.

Film karanlık bir fantastik masal olarak çok başarılı oldu. Dönemin seyircisi filmin büyüsüne kapılmıştı ve gelen eleştirilerde hiç fena değildi. Oyuncusundan görüntü yönetmenine tüm yapım ekibi Kral Arthur‘un büyü ile yoğrulu hikayesini hiç abartmadan fakat fantastikden de hiç ödün vermeden inandırıcı kılmayı başarıyordu.

Arthur krılıp göle düşen Caliburn’u Gölün leydisinden Excalibur’a dönüşmüş olarak geri alıyor.

Excalibur‘un dertlerinden biri de Hristiyanlarının tek tanrısının, diğer pagan tanrılarını kovduğu bir dünyada yaşamanın daha güvenli ama sıkıcı olması idi. Bu serzenişi filmde Merlin’in ağzından bir kaç defa duyarız. Yıllar sonra Excalibur efsanesinin Disney çizgi filmleri ve “First Knight” gibi zavallılıklara kurban edildiğini gören bir sinema sever olarak filmin kendi yarattığı mitin içinde büyüdüğünü ve iyice gizeme bürünerek daha da etkileyici hale geldiğini söylemek mümkün. Ayrıca filmde oyunculuk kariyerlerinin henüz başındaki Gabriel Bryne ve Liam Neeson gibi ustaları da görmek mümkün. Film ayrıca Kutsal kadeh mitini de bir alt öykü olarak dikkatlice ve filmin bütünlüğünü bozmadan veriyor ve Percival‘in adanmışlığını yüceltiyordu. Eğer zırh kuşanmış mistik savaşcıların kanla yazılmış destanlarını seviyorsanız Excalibur aradan geçen 27 yıla rağmen hala seyretmek için en iyi, en karanlık ve en fantastik seçenekler arasında duruyor.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

5 Yorumlar

  1. Vay, sevgili babamın yıllardır anlatıp durduğu film çıktı karşıma yine. İzlemek şart oldu.

  2. Arkadaşım bu filmi bende çok severim ama bu filmin uyarlandığı kitapta şöyle geçiyor;Utherbebeği merline verdikten sonra Merlin bir yetim die Sir Ector a veriyor üvey kardeşi Sir Kay ile geçirdiği 18 yılınm ardından Excaliburu çıkartıyor o yüzden filim biraz saçma olmuş ve ilk başta direk Sir Lancelotun olması mantıksız çünkü:Lancelot Sir sagmoru kurtardıktan sonra olayın içine giriyo

  3. tam bir film manyağı olarak size ‘merlin’ dizisini tavsiye ederim. Excalibur u biraz değiştirmişler ama bence daha güzel olmuş. İzleyin ondan sonra yorumunuzu yapın.

  4. ya güzelde ben uzun bir zamandır bu filmi internette araştırıyorum ama bulamadım..aceba hengi siteden seyredebileceğimi bana söyliyebilirmisiniz..yardımcı olursanız çık sevinirim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: