Neill Blomkamp Durdurulamaz: Firebase (2017)

“Zygote”u yazıp “Firebase”i atlamak olmazdı, onun hakkında da üç beş kelam edelim. Neill Blomkamp’ın “Firebase” adlı kısa filmi fikir olarak Oats Studios’dan öncesine dayanıyor ama bunun bir önemi yok çünkü “Firebase” yeni konsepte birebir uygun. Yüksek prodüksiyon kalitesi, şaşırtıcı bir konu, çarpıcı sahneler, müthiş efektler ve insanın kanını donduran bir “kötü adam”…

Amerikan Sineması’nın çaktırmadan yaptığı bir alçaklık vardır, Yeni Kıta’daki katliamları, Hiroshima ve Nagazaki kitle kıyımlarını ve Vietnam rezaletini unuttururlar, her sene çektikleri yeni filmlerle İkinci Dünya Savaşı’nı diri tutarlar. Bir nevi “Mağdurum da mağdurum” durumu yani. O nedenle, “Apocalypse Now”, “Platoon” ve “Casualties of War” gibi ihmal edilmesi, görmezden gelinilmesi mümkün olmayan birkaç büyük cesur yönetmenin çektiği üç-beş örnek hariç Vietnam’a gerçek anlamda eleştirel gözle bakan filmler azdır. Haliyle, maliyeti (ve çeşitli riskleri) nedeniyle “dışarıdan” da böyle yapımlar pek gelmez. O nedenle; Neill Blomkamp’ın “Firebase”i de bu bağlamda bir yapımcı bulabilir mi, pek emin değilim. Aynı konsepti, İkinci Dünya Savaşı içindeki Yahudi soykırımı paketine sıkıştırmış olsaydı, kesin bulurdu. Neyse…

“Firebase”i (2017) birinci sınıf bir kısa film hâline getiren birkaç önemli boyut var. Sırasıyla irdeleyelim. Her şeyden önce, bu filmde muhteşem bir görüntü çalışması var, şahsi kanaatimce, şimdilik Oats Studios’un paylaştığı ilk üç Blomkamp kısa’sının en iyi görüntü ve renk çalışması burada. Grenli doku, 1960’ların belgesellerinde sıkça karşımıza çıkan, 8 ya da 16 milimetrelik el kameralarını andırıyor, zaten fonda, kulaklarımızın çoktan aşina olduğu o kamera kayıt sesi var. Sesle desteklenmiş eskitilmiş görüntü estetiğinin ortaya çıkardığı bu nostaljik his, “Firebase”e hem bir tür belgesel hem de “found footage” havası katıyor. Savaş sahneleri ve “gore” içeren planlarda ince işçilik gerektiren farklı teknikler kullanılmış. Özel efektler ve makyajlar müthiş. Parçalanmış bedenler, yanık uzuvlar tüyler ürpertici bir gerçeklik taşıyor. “Baş kötü”nün tasarımı için ise kelimeler kifayetsiz kalır. Mükemmel!

Gelelim hikâyeye. 1969 yılındayız. Vietnam’da, An Giang Bölgesi’nde. Kanlı bir savaşın tam ortasında. Kural yok. Merhamet yok. Tam bir kaos. Napalm bombalarıyla vurulan ormanlarda cayır cayır yanan bedenler, asimetrik bir savaşın gözyaşlarına dönüşüyor. Hunharca katledilen onca insan. Daha ikinci dakika dolmadan insanı şoke eden bir manzarayla karşılaşıyoruz. Havada adeta bir daire çizen onlarca ceset görüyoruz. Yerden metrelerce yükseklikte, yerçekimsiz bir ortamdaymışçasına gerçekleştirilen bir tür ölüm dansı. Belgeselvari görüntü kesiliyor ve “Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA)” ve “Omega Olayı” yazısını görüyoruz. Daktiloyla yazılmış bir raporun sayfaları olduğu anlaşılıyor. 15,212 kayıp (ölüm), 2,425 araç.

Amerikan askerleri köyleri yakmaya, masum halkı acımasızca katletmeye devam ediyor. Bir adamın pirinç tarlasına gittiğini ve dua etmeye başladığını anlatıyor yerli bir kız. “Sonra her şey havaya yükseldi. Cennete doğru”, diye ekliyor. Bu esnada havaya yükselen Amerikan askerlerini ve tanklarını (evet, tanklar) görüyoruz. Onlarca, yüzlerce, binlerce…

Bu olayın soruşturmasını yürüten CIA elemanı Palmer, hayatta kalanların tanıklıklarına başvurunca “Nehir Tanrısı” (River God) adı verilen, sinema tarihinde eşi menendi olmayan bir “kötü adam”la tanışıyoruz. Kısa filmin en vurucu, en etkileyici öğelerinden biri de bu karakter oluyor. Zamanı ve mekânı kontrol edebilen dehşet verici bir ölüm tanrısı karşımızdaki. İstediğini acımasızca öldüren istediğinin canını bağışlayan, zamanı ve uzamı bükebilen, istediği kişiyi zamanda yolculuğa çıkarabilen ve seyircinin merakını film boyunca ayakta tutan bir tür yıkım tanrısı. Peki o zaman, akla tek bir soru geliyor. Böylesi güçlerle donatılmış bir düşman nasıl durdurulabilir?

“Firebase”, bu kadarıyla kalsaydı bile zaten iyi yazılmış, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, soluksuz izlenen çok iyi bir kısa film olurdu ama onu “harikulade” statüsüne taşıyan iki şey var. İkisi de, tıpkı “Zygote”da olduğu gibi, filmi politik analizlere imkân veren çok katmanlı bir yapıya sürüklüyor. Birinciden başlayalım. Son yılların en dikkat çekici bilimkurgularından biri olan “Arrival”ı (2016) izlemişsinizdir. Çok iyi filmdir. Fakat onu aynı zamanda (olası) güncel olaylarla ilişkilendirilmiş “iyi bir uyarlama” yapan bir şey var. O da Ted Chiang’ın orijinal hikâyesine yapılan küçücük bir katkı. Yani, olayın içine küresel güçlerin çatışmasına ve gerginliğine dayanan bir boyut eklemesi. Böylelikle film, içerdiği keşfe dayalı bilimkurgu macerasına ilaveten, nükleer güçlerin konjonktürel ve stratejik hamleleriyle de zenginleşmişti. Çok daha sakin bir şekilde ilerleyen hikâyeye böylece ekstra bir gerilim ilave edilmiş, ayrıca hikâyedeki evrensel (kainatsal mı desek) hümanist söyleme bir yenisini eklemişti. Benzer bir şey “Firebase”de de var. “Nehir Tanrısı” bir askeri başka bir yere ve zamana ışınlıyor, korkunç bir olaya şahit olmasını sağlıyor ama ardından gördüklerini yetkililere anlatması için çekip çıkarıyor. Vermek istediği önemli bir mesaj olduğu ortaya çıkıyor. Detaylara girmeyeceğim.

Filmi, savaş karşıtı olarak konumlamamızı sağlayan ve çok daha düşündürücü bir hâle getiren diğer detay ise çok daha çarpıcı. O da, “Nehir Tanrısı”nın bir zamanlar sıradan bir insan olduğu gerçeği. Vietnam’lı bir aile babasını insanlıktan çıkaran ve doğaüstü bir yaratığa dönüştüren şeyin ne olduğunu hepiniz tahmin etmişsinizdir. Tabii ki, savaş. Hatırlarsanız son iki detayı paylaşmadan önceki paragrafı, “Akla tek bir soru geliyor. Böylesi güçlerle donatılmış bir düşman nasıl durdurulabilir?” şeklinde bitirmiştim. Ki, bu klasik bir “yaratık istilası” (alien invasion), “şey” (the thing), “yaratık/canavar“ (the creature/monster) mevzularında karşı karşıya kalınan en önemli sorundur. Yani sizi yok etmeye ya da enterne etmeye ya da köle yapmaya çalışan bir “şey” vardır, cevabını merak ettiğiniz yegâne soru onu nasıl ekarte edebileceğinizdir. Halbuki son iki çarpıcı ayrıntıyla beraber “Firebase”in dümen kırdığı sularda ilk etapta merak ettiğimizden çok daha önemli bir soru gün yüzüne çıkmaktadır. O da “Nehir Tanrısı”nın asıl amacının ne olduğudur.       

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir