Diriliş / After Life (2009)

Bazı filmleri her seyredişimde bir zamanların TV fenomenlerinden Twilight Zone/Alacakaranlık Kuşağı’nda anlatılan hikayeler geliyor aklıma… Oldukça sürpriz hikayelere ve finallere sahip bu serinin kısa süren bölümleri, ağızda epey fantastik bir tat kalmasına yol açıyordu ve Diriliş gibi filmler sayesinde anlıyoruz ki bu ‘kısa’ olma durumu meğer bu tarz öyküler için aslında çok gerekliymiş!

Diriliş, bir korku filmi sever için aslında çok cazip duruyor. Ortada öldüğü şaibeli genç ve güzel bir kadın, onun ölümünü kabullenemeyen ve bu işte bir bit yeniği arayan nişanlısı ve Araf’ta kalmış ölülerle konuştuğunu iddia eden tuhaf bir cenaze hazırlayıcısı var. Filmin sorusu da güzel; Anna gerçekten öldü mü yoksa öldüğüne mi inandırılmaya çalışılıyor!

Fakat izleyicisini her 5 dakikada bir ters köşe yapmak niyetinde olan Diriliş’i izlemek, asap bozucu yavaş anlatımına rağmen epey yorucu olabiliyor. Öykünün 25 dakikalık bir Alacakaranlık Kuşağı bölümünde çok şık ve önemli duracağı aşikar ama iş bir sinema filmi yapmaya gelince, eldeki malzeme epey eksik kalıyor. Görsel açıdan da desteklenemeyen hikaye, bu gel gitlerin arasında iyice sıkıcılaşıp finalde boş gözlerle perdeye bakmanıza yol açacak cinsten bir deneyime dönüşüyor.

‘Korku filmi’ ve ‘klişe’ kelimeleri ise artık neredeyse kardeş gibiler… Seyircinin bu türe olan açlığının ticari olarak değerlendirilmesinden dolayı sayıca çok fazla örnek verilmiş ve ister istemez bir kendini tekrar etme durumu oluşmuş, neredeyse her filmde uygulanan şablonlar ve başlarda ilginç olan kimi fikirlerin defalarca işlenmesinden kaynaklanan bir durum bu…

blank

Her dönemde yaratıcı fikirlerle bunu aşan yönetmenler olmuşsa da, onlar da bir süre sonra yeni klişelerin yaratıcısı olarak anılmışlar… Örneklemek gerekirse; Danny Boyle ilk filminde (28 Days After) zombileri, devrimsel sayılabilecek bir fikirle, sinir bozucu yavaşlıklarını boşverip müthiş hızlı yaratıklar olarak perdeye aktardı ama şimdilerde özellikle video piyasası içinde yapılan filmlerde Ussein Bolt’dan daha hızlı koşan zombiler var.

Diriliş de bu klişeler yumağını sonuna kadar sömürüyor! Bir yanıp bir sönen lambalar, yalnız koridorlar, gök gürültülü havalar, tekinsiz mezarlıklar… İyi bir korku/gerilim filmi izleyicisinin yüzlerce kez gördüğü türden tüm numaralar artık iyice sıkıcılaşmış bir biçimde karşımıza çıkıyor ama en affedilmez olanı filme ille de sinir bozucu bir çocuk karakter koyma ihtiyacı olmuş sanırım. Özellikle mezarlıkta göründüğü sahnelerde kafasına kürekle vurup bayıltmak istediğim Jack karakteri, filmi gizemli kılmak bir yana, hepten sıkıcılaştırmış! Zaten Knowing’de seyredip pek de hazzetmediğim Chandler Canterburry’e Hollywood’un yeni ‘harika çocuk’ muamelesi yapmamasını dilemekten başka da çare yok.

Tüm olumsuz yanlarına rağmen korku sinemasına pek bulaşmamış bir kısım seyirci için, eğer yavaş tempodan da sıkılmazlarsa oldukça ilginç bir seyirlik olabilir Diriliş… Liam Neeson, Christina Ricci ve Justin Long’un dengeli oyunculuklarının hatırına katlanılabilir pekala ama benim gibi bu türde yapılmış herşeyi görmüş geçirmişlere pek keyif vermeyeceği de ortada…

Diriliş Fragman / Trailer

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

2 Yorumlar

  1. blank

    “Danny Boyle ilk filminde (28 Days After) zombileri, devrimsel sayılabilecek bir fikirle, sinir bozucu yavaşlıklarını boşverip müthiş hızlı yaratıklar olarak perdeye aktardı”

    28 Days After, Danny boyle’un ilk filmi değildir. Hatta son dönem filmlerinden biridir. 28 Days After’a varana dek Boyle, Shallow Graves, Trainspotting, A Life Less Ordinary, The Beach, Millions filmlerini çekti.

  2. blank

    O ölmedi. Filmin DVD’sinde gösterildiği gibi yönetmenle yapılan bir röportaja göre, Anna yaşıyordu ve bu noktada birçok ipucu var. Anna’nın kazasından hemen önce, daha sonra Deacon’a ait olduğunu öğrendiğimiz beyaz bir minibüsle kaplanıyor. Filmin yaklaşık 60 dakikasında Anna, Deacon’un aynalı bir odasında. Bir ceset gibi göründüğünü, gözlerini kapattığını ve nefes verdiğini itiraf ediyor. Nefesi, Deacon’un gözlerini tekrar açmadan önce sildiği aynayı siler. Paul polis karakolundayken polislerden biri, neredeyse hiç bir şeye kalp atışını yavaşlatabilecek ve felce neden olabilecek bir ilacın varlığından bahsediyor. Deacon’un Anna’ya kısa bir süre sonra enjeksiyon yaptığını gördüğümüzde, şişe üzerinde aynı adı taşır. Kan akışı olmadığı ve bu nedenle ilacı vücutta dolaştırmanın bir yolu olmadığı için bir cesete herhangi bir şey enjekte etmenin anlamsız olduğuna dikkat edin. Anna ve Deacon arasında el aynası ve panik üzerinde nefes yoğunlaşmasını gördüğü ve “Bana yalan söyledin!” Deacon aslında kimin yaşayacağına karar vermeyi kendi başına alan bir psikopattır. Son ipucu, Deacon, Anna’nın resmini duvarına koyduğunda ve tüm resimleri görmek için dışarı çıktığımızda. Bazı insanların gözleri açık, diğer gözleri kapalı. Wojtowicz-Vosloo, gözleri açık olanların, Anna gibi, gerçekten ölmemiş olanlar olduğunu söylüyor. Deacon aslında kimin yaşayacağına karar vermeyi kendi başına alan bir psikopattır. Son ipucu, Deacon, Anna’nın resmini duvarına koyduğunda ve tüm resimleri görmek için dışarı çıktığımızda. Bazı insanların gözleri açık, diğer gözleri kapalı. Wojtowicz-Vosloo, gözleri açık olanların, Anna gibi, gerçekten ölmemiş olanlar olduğunu söylüyor. Deacon aslında kimin yaşayacağına karar vermeyi kendi başına alan bir psikopattır. Son ipucu, Deacon, Anna’nın resmini duvarına koyduğunda ve tüm resimleri görmek için dışarı çıktığımızda. Bazı insanların gözleri açık, diğer gözleri kapalı. Wojtowicz-Vosloo, gözleri açık olanların, Anna gibi, gerçekten ölmemiş olanlar olduğunu söylüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir