Takeshi Kitano’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Violent Cop (1989), hem büyük bir yönetmenin doğuşunu müjdeleyen bir yapım hem de yeni Japon sinemasının çıkış noktasını belirleyen filmlerden biri.
Five Elements Ninja, Shaw Brothers’ın klasik dövüş filmi geleneğini, o dönemde video kaset raflarını süpüren ninja çılgınlığıyla birleştirmeye çalışır ve sonuç? Baştan aşağı kan, ucuz kostüm şovu ve absürt koreografiler.
Relay’in en güçlü tarafı, New York’u fon olarak kullanma biçimi. Mackenzie, şehrin soğuk yüzünü 70’ler gerilimlerini andırır şekilde yakalıyor. Tren garındaki sahne, tempolu kurgusuyla nefes aldırıyor ve filmin en iyi anı oluyor. Ama aynı ritim tüm filme yayılamıyor; gerilim çoğunlukla uzun telefon
Türk sinemasında tür filmi çekmek hâlâ cesaret işi. Hele ki kısıtlı bütçeyle, seyircinin gözü yabancı yapımlara alışmışken, bilimkurgu-aksiyon karışımı bir proje kotarmak ciddi bir meydan okuma. İşte Tehlikeli Bölge, tam da böyle bir denemenin ürünü.
Nitelikli karakter oyuncularından oluşan güçlü yan kadrosuyla Cop Land, gösterime çıktığında bütçesinin dört katı gişe elde etmesine rağmen yine de beklenenden az ilgi görmüş ve değeri yeterince bilinmemiştir.
Black Sabbath’a sonradan dahil olan vokalistler Ozzy’nin yerini dolduramadı. Ozzy’nin gırtlağındaki blues etkisi Iommi’nin gitarındaki blues etkisiyle çok iyi uyuşurdu. Bu yüzden müzikteki etkisi büyük oldu.
Korku sineması artık konfeksiyon atölyesi gibi çalışıyor. Her yıl onlarca film izliyoruz; aynı uğursuz konaklar, aynı musallat cinler, aynı maskeli manyaklar... Ama Weapons başka bir kumaştan!
In the Line of Fire, ikonik katili, benzersiz silah tasarımı, adrenalin yükselten temposu ve harikulade oyunculuklarıyla öne çıkan, bugün bile tazeliğini koruyan unutulmaz bir aksiyon filmi. Müzikleri de Ennio Morricone’ye ait.
28 Years Later... Bir sinefil gözüyle baktığımızda, cilalı prodüksiyonuna rağmen içerik ve ruh olarak ilk iki filmin gerisinde kalan, ticari kaygılarla şekillendirilmiş bir hayal kırıklığı bu film!
Until Dawn, sizi korku sinemasının daha önce girmediğiniz tamamen farklı bir hamamına sokarmış gibi yapıyor ama hamamda ilginizi çeken onca farklı tas varken gidip daha önce defalarca yıkandığınız aynı tasla yıkamaya çalışıyor.
Act of Vengeance izlenmeyi hak eden bir kült klasik. Korku/gerilim tutkunuysanız, türün alışılmış kalıplarının dışında seyrederken yine de tanıdık bir keyif alacağınız bir yapım. Sosyal meselelere meraklıysanız, 1970’lerin cinsiyet politikalarını bir istismar filmi prizmasından görme şansı tanıyor. Sinematografik açıdan yenilik arıyorsanız, belki
80'ler bitti ama biz hâlâ oradayız, daha doğrusu Hollywood oradan çıkmak istemiyor! Netflix'in gençlik korkusu Fear Street: Prom Queen işte tam da böyle bir nostalji saplantısının yeni ürünü.
Başka Tren Gıdı Gıdı, bir manevra lokomotifinin çektiği birkaç vagondan ibaret işçi servis trenini anlatır gibi görünse de asıl hikaye Gıdı Gıdı treninden Sümerbank’a, Sümerbank’tan Devletçiliğe, Devletçilik’ten Cumhuriyet ve Atatürk’e doğru akarak yatağını buluyor.
The Brutalist (2024), seyirciyi kendi dehlizlerine çeken, ana karakterinin ruh durumu ile kalbinizin bir nevi izometri yakalamasını sağlayan bir film. Adrien Brody birçok sahnede devleşiyor.
Broken Rage (2024), hakkında ne kadar az bilirseniz o kadar iyi olan filmlerden. Absürt bir Yakuza komedisi izlemek isteyenler kaçırmasın. Takeshi Kitano formunda, Tomita rolündeki Hakuryu her zamanki gibi cool...
29 yıl boyunca hizmet veren Alcatraz Hapishanesi’nde bu süre boyunca 14 firar girişimi yaşanmış. Bu 14 firara katılan 36 mahkûmdan 21’i yakalanmış, 12'si ölmüş ya da öldürülmüş ama 3'ünün akıbeti resmî olarak belli değil. Escape From Alcatraz, işte o 3 kişinin hikâyesini
Fargo’nun olayı sadece senaryo değil; görüntü çalışmasından müziklerine, yapım tasarımından kurgusuna, oyunculuklarından yönetmenliğine kadar kusursuz bir film bu. Belki de Coen’lerin en mükemmel filmi.
The Mechanic (1972), eşi benzeri olmayan bir 70’ler aksiyonu. Çeşitli analizlere açık çok zengin bir film. Gerektiğinde hızlanan, gerektiğinde yavaş yavaş hikâyesini pişiren, karakter-merkezli bir film, üstelik sinematografisi de şahane.
Bütün bu felaketlerin gerçekten yaşanmış olduğu gerçeğini yüzümüze tokat gibi çarpan Mississippi Burning, çok kıymetli bir film. Uzun zamandır süren ve daha da süreceğe benzeyen bir insan hakları mücadelesine yapılmış onurlu bir katkı.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind, evrensel bir konuyu, ayrılık acısını tartışmaya açıyor, bu sırada aşk, arzu ve sevgi gibi kavramlar üzerine de izleyicisini düşündürüyor. Peki siz ayrılık acısına katlanamayıp anılarınızdan vazgeçmeyi düşündünüz mü hiç?