Kara Gölün Canavarı Trilojisi

Milyonlarca yıl öncesinde ilk hayatın nasıl ortaya çıktığı konusunda yapılan deneyler, ortaya sürülen düşünceler, tıpkı Büyük Patlama Teorisi’nde olduğu gibi kesin bir sonuca bağlanamamıştır. Bilimsel verilerden ziyade şüpheci bir yaklaşımı esas alan sonuçlar her daim tartışılagelmiştir. 50’li yıllarda Stanley Miller ve Harold Urey’in yaptıkları deneylerle Evrim Teorisine ışık tutmaya çalışmışlarsa da savundukları tez kısaca hayatın tek bir hücreden tesadüf eseri oluştuğu, ilerleyen zamanlarda ise kompleks canlı formuna dönüştüğü üzerineydi. Konumuz Evrim Teorisinin detayları olmadığı için, bizi ilgilendiren bölüme geçmeliyiz ve soracağımız ilk soru, ilk canlının denizin altında oluşup, karaya çıkıp çıkmadığıdır. Yani ortada deniz canlısından, homosapiene doğru bir geçiş var mıdır?

Yazan: Fatih Danacı

Pek çok bilim adamı, hayatın başlangıcında oksijen olmadığı konusunda hem fikirdir. Çünkü ilkel atmosferde oksijen olsaydı, tepkimeye girip ilk canlıyı oluşturacak kimyasallar oksitlenirdi. Eğer oksijen olmasaydı, bu sefer de kimyasal öncüleri morötesi ışınlardan koruyan ozon tabakası olmazdı. O zaman ulaşılabilecek temel kuram hayatın su altında başlayabilme olasılığıdır. Bunun detaylarına da girmek yersizdir. Zira konumuz sinema tarihidir. Ancak bu kuramın doğru olduğunu kabul edecek olursak, prehistorik bir canlı olarak yarı balık yarı insanın varlığına ulaşmış oluruz. Böyle bir durumda Hollywood sineması, tıpkı doğaüstü varlıkları korku sineması karakterlerine dönüştürdüğü gibi, amfibik bir canlıyı da canavarlaştırarak, sinema endüstrisi içine dahil eder. İşte bahsettiğimiz yaratık, “Creature from the Black Lagoon” (Kara Gölün Canavarı, 1954) filmi ile ekranlara taşınan, set ekibinin “Beastie”, oyuncuların ise “Gill Man” olarak adlandırdığı Solungaçlı Adamdır.

50’li yıllarda çok tutulan, bir kuşağı çokça etkileyen; Famous Monsters of Filmland sayfalarını bolca dolduran, okurlarının ise yakinen bildiği; maskelerinin, oyuncaklarının çokça satıldığı; solungaçları, yüzgeçleri, perdeli elleri ve ayakları olan yarı balık, yarı insan yaratıktır bu. Ancak öyle ki, bir dönem Universal Pictures’ın yarattığı Dracula, Kurt Adam, Frankenstein’ın yaratığı kadar meşhur olan, ancak yılların geçmesiyle unutularak neredeyse kaybolan korku ikonudur.

Universal yapım şirketi 30’lu yıllarda çoğunluğu edebiyattan sinemaya uyarladığı yaratıkları ekranlara taşırken, 40’lı yıllarda klasik canavarlarını bir araya getirerek toplu canavar gösterimlerine girer. Aynı canavarları 50’lilerde Bud Abbott ve Lou Costello parodilerinde kullanırken, işte bu durgunluk ve tekrar döneminde yeni bir canavar yaratır. Böylece Universal’ın klasik canavarları arasına bir yenisi daha dahil olmuş olur.

Creature from the Black Lagoon

Yapımcı William Alland, Arthur Conan Doyle uyarlaması olan “The Lost World” (Kayıp Dünya, 1925) filmine ait konseptten yola çıkar. Bu konsepti de, davetli olduğu bir akşam yemeğinde duyduğu, Amazon nehrinde yaşayan yarı insan yarı balık bir canlıya ait olan efsaneyle birleştirir. Bu taslak Maurice Zimm tarafından geliştirilir; Harry Essex ve Arthur Ross tarafından senaryolaştırılır; sonrasında da ortaya çıkan kurgunun çekilmesi için dönemin popüler yönetmenlerinden Jack Arnold’a teklif götürülür. Böylece yapım ekibi döngüsü tamamlanır. Canavar karakteri ise Disney’in çizerlerinden Millicent Patrick tarafından çizilir. Böylece bilimkurgu sinemasının yeni bir akım olarak yükseldiği 50’li yıllarda bazı bilimkurgu klasiklerine imza atan Arnold, hem uzaydan gelen yaratıkları (It Came from Outer Space/Gökten Gelen Canavar), hem de radyasyon ve nükleer reaksiyonlar neticesinde değişim geçiren canlıları (Tarantula, The Incredible Shrinking Man/Kendi Kendine Küçülen Adam) ele alırken, bunlardan başka prehistorik bir yaratığı, klasik bir Universal canavarını yaratmış olur.

Aslında oluşturulan canavarın hikayesi daha karmaşıktır. Stüdyo şefi olan Ed Mull, daha çok Oscar figürüne benzeyen, yılan balığını andıran, çok fazla solungacı olmayan, daha düz yüz hatlarına sahip bir yaratık istediyse de ortaya çıkan nihai ürün başarısız olur. Daha sonra da pek çok film için karakter dizayn eden Millicent Patrick yaratığın bildiğimiz görünüşünü yaratır. Jack Pierce’ın yerine geçen ve Universal’ın makyaj sorumlusu Bud Westmore’un ekibinden Jack Kevan ve Chris Mueller de her iki aktör için (aynı yaratığı iki oyuncu oynamıştır) tüm vücut kalıplarını alarak kostümleri oluşturur. Böylece birbirinden farklı iki kostüm yaratılmış olur, ancak aynı sahnede gösterilemeyeceklerinden sorun teşkil etmez (su altında giyilen kostüm daha açık renkte iken, kara çekimlerinde kullanılan daha koyu renklidir). Bir başka sorun da görüş konusundaki kısıtlamadır. Öyle ki, Ricou Browning su altında deniz gözlüğü takmaz, Ben Chapman ise kara çekimlerinde bulanık görür. Hatta Chapman, meşhur mağara sahnesinde Julie Adams’ı taşırken kafasını yapay taşlara çarpar, sette tıbbi müdahale gerçekleşir.

“Creature from the Black Lagoon” hem dönemine göre öncü bir çalışmadır, hem de ileride bazı klasikleri etkileyecek özelliklere, sahnelere sahiptir. Her şeyden önce üç boyut (3D) teknolojisinin kullanıldığı ilk örnekler arasında yer alır. 50’li yıllarda yapımcıların (hatta yalnızca üç boyutlu film çekmek için kurulmuş bir şirket vardır) sanatsal olmaktan ziyade eğlence amaçlı ticari yaklaşımlarından dolayı el attıkları bu furyada bu film Universal yapım şirketinin öncü üç boyutlu çalışmalarından biri olur. Su altında gerçekleşen ise ilk üç boyutlu filmdir. Su altı çekimleri de yakın plandan, yani yapay havuzun cam kenarları dışından değil de, dalgıç bir kameraman sayesinde suyun altında yapılır.

Film, temelinde Amazon’da yer alan bir lagün içinde yaşayan balık adamı temel alır. Bu canlı amfibiktir, yani hem su altında hem de su üstünde yaşar. Kauçuktan yapılmış kostüm içine girerek canavara hayat veren ise iki farklı oyuncudur. İlk olarak, üç defa Frankentein’ın yaratığını oynayan Glenn Strange’e teklif götürülmüşse de, iyi bir yüzücü olmadığından rolü geri çevirir. Bu sefer teklif bir yıldız oyuncuya değil de amatörlere götürülür ve yaratık ekibi kurulur. Su altındaki çekimleri Ricou Browning oynarken, kara çekimlerinde Amerikalı eski bir asker olan Ben Chapman kullanılır. Su altındaki oyunculuk gibi su altında yönetmenlik de başka bir yetenek gerektirir. Filmin yönetmeni Jack Arnold iken, su altındaki çekimleri James C. Havens yapar.

Üç boyutlu olarak gösterime giren filmin daha açılış sahnesinde Tanrı’nın dünyayı ve cenneti yarattığı söylenirken, görselliği arttırmak için patlama efekti kullanılır. Hemen ardından ise dünyanın oluşumunu özetleyen bilgiler verilir ve dinsel bir başlangıcın ardından bilimsel kuramlarla canlıların denizden karaya çıktığı vurgulanır.

Her şey paleontolojik çağa ait el şeklindeki bir fosilin bulunması ile başlar ve deniz hayatı uzmanlarına götürülmesiyle bir keşif ekibi kurulur. Dr. David’i Richard Carlson’un; Kay’i ise Julie Adams’ın oynadığı sekiz kişilik ekip, fosilin bulunduğu yere, yani Amazon’a giderler. Film için seçilen yer ise aslında Wakulla Springs’dir (Su altı çekimleri ise Florida’da gerçekleşir). Çünkü Wakulla Springs hem ilkel çağların egzotik görüntüsüne sahiptir, hem otantik bir yapı sergiler, hem de milyonlarca yıl öncesine ait bir atmosfer yansıtır. Keşif ekibi, yaptıkları araştırmalarda bir lagüne (lagoon), bilinen adıyla “Black Lagoon”a ulaşır. Buradaki amaçları fosilin kalanını bulmaktır. Efsanelerde dahi yer aldığı belirtilen balıkadamı keşfettiklerinde ise olaylar başlar. Yaratık, önce uyuşturularak yakalanır, ancak hapsedildiği kafesten kaçar. Bu esnada Solungaçlı Adam (Gill Man) hem intikam için hem de sevdiği kadını elde etmek için öldürmeye başlar. Keşif ekibi kaçmak istediğinde ise canavar, tıpkı düşünen bir insan gibi kaçmalarına engel olur. Sonunda istediğini (aşık olduğu kadını) alıp, mağarasına gider ancak modern insanın silahlarıyla karşı karşıya kalır. Vurulur ancak suya dönmesine izin verilir. Böylece ait olduğu yerde ölmesi sağlanır.

Filmin bu son sahnesinden de anlaşılacağı üzere toplumsal yansıması, dönemindeki çoğu örnekten farklıdır. John D.Denne, “Society and the Monster” (Toplum ve Canavar) adlı yazısında canavar filmlerini üç bölüme ayırarak, 50’li yılların sonuna kadar Universal hakimiyetindeki korku sineması furyası içinde çekilen yaratık filmlerini üç ana başlık altında toplar. Nihayetinde çizilen yaratık profilleri izleyenler üzerinde bir etki yaratır. İşte ticari anlamda en doğru etkiyi yaratmak için hem dönem seyircisi, hem de yaratığın film içindeki görüntüsü değerlendirilmek zorundadır ki böylece efsaneleşecek ve her şeyden önce devam serileri gelecek yaratık yaratılmış olur. “Atmosferik Canavar Filmleri” olarak nitelendirilen ilk türde, 30’lu yılların naif seyircisine hitap eden filmler yapılır. Bu filmlerdeki amaç şeytani olana bakışın tek düze olduğunu vurgulamak, yaratığa sempati duyulmaması gerektiğini dikte etmektir. “Sosyal Canavar Filmleri”nde ise yaratığa sempati duyulması amaçlanmıştır. Bu durum 50’li yıllarda değişen izleyici kitlesi göz önüne alındığında gayet doğru bir hamledir. Toplum ve canavar filmleri ilişkisinde ise en dikkat çeken ise “İki Yönlü Canavar Filmleri” diye adlandırabileceğimiz yapımlardır. Burada hem canavara sempati beslenirken, hem de toplumsal düzenin değerlerine hitap edilebilir. İşte buna en iyi örneklerinden biri olarak da “Creature from the Black Lagoon” filmi sayılabilir.

Filmde yaratık gözlerden uzak, suyun derinliklerinde yaşamaktadır. Başlangıçta kendini toplumdan soyutlayan bir yaratık profili çizer. Ancak yenidünyanın insanları onun durgun sularına girip, teknolojilerini getirdiklerinde yaşam alanına müdahale eder, hatta yaralarlar. İşte bu durumda mağdur olan yaratıktır. Ancak film, insanların mağduriyeti ve ölümleriyle devam edince sempati yaratıktan insana kayar. Yaratığın, güzel kadına duyduğu imkansız aşk teması ise duygusal devinimi harekete geçirerek, ilginin tekrar yaratığa geçmesini sağlar. Böylece iki kutuplu filmlerde karar, izleyene göre değişiklik arz eder.

Kara Göl Canavarı, bilimkurgusal temelleri olan korku filmleri içerisine dahil edilebileceği gibi, Güzel ve Çirkin filmleri kategorisinde de değerlendirebilir. Tıpkı “King Kong” (1933)da olduğu gibi “Creature from the Black Lagoon” filminde de canavarın, güzel kadına aşkı söz konusudur. Masallarda güzel tarafından öpülen çirkin, prense dönüşürken; aynı durum korku filmlerinde, özellikle 50 dönemi filmlerinde gerçekleşmez. Önemli olan imkansız aşktan ziyade canavarın kendisidir. İzleyicinin ilgisini çekebilecek derecede farklılaştırılmış sinema karakteridir. Bu yüzden karşılıksız aşk, canavar adına mutsuz son kaçınılmazdır.

Filmi etkileyici kılan soyut etkenlerden başka, bir başka etken de müzikleridir. Diğer korku filmlerine oranla müzik daha baskındır ve ön plandadır, çünkü diyalog içermeyen ve su altında olan pek çok sahnesi vardır. Henry Mancini, Hans J Salter ve Herman Stein’ın ortak çalışması olan müziklerde ise, filmin ana müziği ile kapanış müziği Herman tarafından yapılırken filmin en etkileyici sahnesi sayılan Julie Adams’ın tek başına yüzdüğü (aslında bu sahnede Julie Adams değil, Ginger Stanley yer alır) ve yaratık tarafından takip edildiği sahnenin gerilimini arttıran müzik yine Herman’ın dünyasından çıkmadır.

Julie Adams’ın su altı sahnelerindeki dibe dalışlarını, su altında taklalar atıp estetik hareketler yaptığı sahneler, aynı zamanda Ricou Browning’in de arkadaşı olan su akrobatı Ginger Stanley’e aittir. Onun ve Julie Adams’ın sahneleri birleştirilerek filme eklenirken, su üstünde yer aldığı sahnelerde yer almaz.

Revenge of the Creature

Filmin gişede büyük kar sağlaması kaçınılmaksızın beraberinde ikinci filmi de getirir. “Revenge of the Creature” (Kara Gölün Canavarının İntikamı, 1955) ertesi yıl yine Jack Arnold yönetmenliğinde çekilir, piyasaya üç boyutlu olarak sunulur ancak çok geniş dağıtım imkanı bulamaz. Senaryo Martin Berkeley’e ait iken başrol erkek (John Agar) ve kadın oyuncular (Lori Nelson) değişir. Hatta meşhur olmadığı yıllarda tek bir sahnede Clint Eastwood gözükür. John Agar ise yıllar sonra 1979 yılında oynadığı rolle “Academy of Science Fiction, Fantasy and Horror Films” (Bilimkurgu, Fantastik ve Korku Filmleri Akademisi) den “Golden Scroll” (Altın Parşömen) ödülüne layık görülür.

“Revenge of the Creature” önceki filmden bağımsız değildir. Tüm olaylar bir önceki filmin bitişinden bir yıl sonra gerçekleşir. Solungaçlı Adam söylentisi giderek yayılmaya başlayınca bir üniversite ekip kurar ve Rita 2 adlı gemiyle (bir önceki filmdeki geminin adı yalnızca Rita’ydı) bir önceki filmde de aynı rolde oynayan kaptanın rehberliğinde Amazon’a gider, canavarı yakalayarak Ocean Harbour Akvaryumuna getirirler. Burada insanların kişisel merakları yüzünden tıpkı bir denek hayvanı gibi testlere tabi tutulur, koşullandırılmaya çalışılır, hatta sergilenir. Ancak canavar, zincirlendiği su tankının dibinden kaçarak kurtulur. Aşık olduğu kadını ise takip ederek ele geçirir. Sonunda kadın sağ bir şekilde kurtarılırken, yaratık da tıpkı ilk filmin sonunda olduğu gibi vurulur.

Yeni oyuncu kadrosuyla hikaye ilkinin çizgisinden çok çıkmaz, ancak kendince yenilikler getirmeye çalışır. Tekrar olmamak adına yapılan bu yenilikler de filmin orijinini kaydırır. Şöyle ki, artık canavar farklıdır. Bu dünyadaki varlığı, filmin merkezini işgal eden bilim adamları tarafından evrim ile açıklanmaya çalışılsa da, eğitimsiz gemi kaptanı canavarın şeytani bir güce sahip olabileceğini vurgular. Filmin başlarında gelişen bu olaylar canavarın, prehistorik bir yaratık yerine doğaüstü güçlere sahip bir yaratık olduğu düşüncesini sağlamlaştır ve böylece korku, kabuk değiştirir. Ancak tüm bunlara rağmen yaratığın aynı zamanda da insan olduğu sıklıkla diler getirilir.

Solungaçlı Adam da kendi içinde değişime uğrar. Su altında yine Ricou Browning varken, bu sefer karada Tom Hennesy vardır. Kostümde ise yüz hatları, gözü ve ağız bölgesinde farklılıklar vardır. Daha özensiz yapılmıştır ve özellikle su altında kafasının üzerinden kabarcıklar çıkar (ki bu durum ilk filmin kostümünde yaşanmamıştır). Ancak bir önceki kostüme göre aktörün görüşü daha iyidir. Aynı zamanda canavara yönelik detaylı açıklamalar da gelir ve özellikleri belirlenerek, senaryo içine dahil edilir. Buna göre canavar, parlak ışığa dayanamaz; araba kaldıracak, insanları uzağa fırlatacak kadar güçlüdür; su dışında birkaç dakikadan fazla kalamaz.

Benzer tanımlamalar, bir önceki filmde olduğu gibi, bu filmde de yoğunlaşır. Çoğu durum, teorik olarak açıklanır; hatta aşkın kendisi sözlük anlamıyla tanımlanır.

Filmde en önemli değişiklik ise mekandır. Küçük bir lagün çevresinde sınırlı sayıda insan arasında gelişen olaylar, yerini topluma açık olan bir yere bırakır. Böylece bireysel korkulara toplumsal korku da eklenmiş olur. Hatta bu durum, filmin afişinde de hissedilir. Özellikle soğuş savaş yılları sırasındaki filmlerde insanlığın sonu ve kaçmakta olan insan teması, korku ve bilimkurgu filmi afişlerinde işlenirken, “Revenge of the Creature” afişi de benzer içeriğe sahiptir. Zaten film esnasında canavarın kendisi atom bombasından sonraki en önemli buluş olarak nitelendirilir.

İkinci filmde canavara karşı izleyicide oluşturulması amaçlanan tutum daha yoğun hissedilir. Nihayetinde bir önceki deneme, yaratığı tanımak ve tanıtmak amacındayken, ikinci denemede içeriğin boyutu artar. Yaratık doğal yaşamından alınarak, bir akvaryumun içine konur. Burada yaşaması istenir ve inanların istediği tepkileri vermesi arzulanır. Burada amaç bir hayvanı topluma kazandırmak değildir, zira mantıksız bir yaklaşımdır. Bunun altında yatan en önemli etken insanoğlunun merakıdır. Ve böylece insanlar tarafından tutsak edilen canavar çirkin görünümüne rağmen sempati toplar.

Solungaçlı Adamın güzel kadına duyduğu aşk bu filmde de vardır ve kadın kahramana (heroine) duyduğu sevgiden dolayı akvaryumdan kaçtığı müddet boyunca onu takip eder. Aşkını elde etse de kısa zamanda yakalanır ve öldürülür. Ancak canavar filmlerinin sonunun kolay gelmemesi bir Hollywood kuralıdır ve öldü gösterilen Solungaçlı Adam tekrar dirilir.

Creature Walks Among Us

Trilojinin sonunu oluşturan film “Creature Walks Among Us” (Yaratık Aramızda, 1956) olur ve bu sefer alışılmadık, ancak beklenen bir senaryo kurgulanır. Arnold yönetmen koltuğunda değildir, yerine John Sherwood geçer, senaryo ilk filmin senaristlerinden Arthur Ross tarafından yazılır. Makyaj ise serinin tümünde görev yapan Bud Westmore’a aittir. Su altı çekimlerinde yine Browning varken, kara çekimlerinde kostümün altında Don Megawon yer alır.

Konu itibariyle önceki filmlerden daha duygusal ve dramatik bir yapıya sahiptir; doğa ve insan arasındaki çatışmayı, daha doğru bir ifadeyle insanın doğaya karşı tutumunu ele alır.

İlk iki filmde kullanılan gemilere oranla çok daha lüks ve çeşitli aletlerle teçhiz edilmiş, gelişmiş laboratuarı olan bir gemi ile zengin bir doktor olan Dr. Barton (Jeff Morrow) tarafından finanse edilip kurulan ekibi yaratık avına çıkar. Canavar yakalanırken alevler içinde kalır. Hayatta kalması sağlanırken, bir yandan deniz canlısından kara canlısına dönüştürülmesi için uğraşılır. Bunun için ufak bir müdahale ile solungaç solunumu yerine göğüs kafesinde bulunan ciğerleri sayesinde hava alması sağlanır. Alevler tarafından yanan dış dokusunun altında ise insan cildine benzeyen bir doku vardır ve görünümü ve tepkileri giderek insana benzer. Dış etkenlerden korunması için yelken bezinden yapılma bir kıyafet giydirilir. Tüm bu olaylar gemide gerçekleşirken, karaya çıkıldığında canavar, parmaklıklar ardına kapatılır, uysallaşır ve şiddet eğilimi göstermez. Ta ki, zengin, kıskanç, ruhsal olarak problemleri olan ve doğanın düzenini değiştirmekten yana olan Dr. Barton’un işlediği cinayete tanıklık edene kadar. Bunu görür, kafesinden kurtulur ve onu öldürür ki filmde yaratığın insan öldürdüğü tek sahne budur (tıpkı düşmanını öldüren bir insan ya da hayvan gibi). Daha sonra ise denize, yani ait olduğu yere gitmek için kaçar. Ancak artık denize de ait değildir!

İşte yaratığı ve filmin özünü farklı kılan etken budur. Canavar doğasından koparılarak, ait olmadığı bir yere götürülür, hatta kendi doğası değiştirilir. Ortada Dr. Frankenstein’ın tutkusu, yani keşfetme ve merak üzerine kurulu bir hırs vardır. Ve insan olmanın gerekleri olan vicdani parametreler göz ardı edilir. Bu durum film içinde pek çok kez seyirciye aktarılır. Zaten Doktorun tek yönlü bakış açısı izleyende empati duygusunu uyandırır, böylece canavarın yaşadığı ıstırap aktarılmış olur. Ayrıca yaratık ilk yakalandığında baygındır, uyandığında yaptığı ilk şey bir parçası olduğu denize atlamak olur. Ancak artık ciğerleriyle soluyordur ve su altında nefes alamaz. Bundan başka ise tutsak olarak kaldığı kafes görüntülerinde canavar ve deniz görüntüsü aynı kadrajda yer alır. Çünkü ait olduğu yer bastığı toprak değil, suyun altıdır. O da artık uzaktadır. Karada, insan görünümüne yavaş yavaş bürünmüş olsa da, insanlaştırılmaya çalışılmışsa da bu dünyaya ait değildir ve bunun yalnızlığını yaşar. Ve son sahne ise dalgalı bir denize doğru baktığı sahnedir ki bu belirsiz bir sona işaret eder. Hem filmin, hem de Solungaçlı Adamın… İnsanlardan kaçmıştır ama deniz onun için ölüm anlamına da gelmektedir.

“Creature Walks Among Us” filminde güzel ve çirkin aşkı yoktur. Senaryoya dahil edilen kadın kahraman vardır, ancak bu sefer doktor ya da bilim adamı değildir. Çılgın doktorun ihmal ettiği, aşağıladığı mutsuz ev kadınıdır. Yaratık kadına aşık olmaz, böyle bir ortamda ise tek amacı, denize geri dönmektir.

Trilojinin son filmi ile bir korku efsanesi sona erer. En azından şimdilik! Ancak geçen elli yıllık süre zarfında sinema ve televizyon ekranları Solungaçlı Adamı tamamen unutmaz. Ekranlara ilk olarak geri dönmesi Amerika’da CBS televizyonlarında gösterilen “The Munsters” (1964-1966) dizisinin 31. bölümü olan “Love Comes to Mockingbird Heights” (1965) ile olur; sinema perdelerine geri dönüşü ise Meksika’nın çocuklara yönelik komedi ikilisi Chabelo ve Pepito serisinden bir film ile gerçekleşir. “Chabelo y Pepito contra los monstruos” (Chabelo ve Pepito Canavarlara Kaşı, 1973) filminde iki kahraman, kaçtıkları izci kampında Universal’ın klasik canavarları arasında Kara Gölün Canavarı ile de karşılaşır. Hollywood ise “The Monster Squad” (Canavarlar Takımı, 1987) ile kurduğu canavarlar takımı içine Dracula, Frankenstein’ın yaratığı, Kurt Adam ve Mumya’dan başka Kara Gölün Canavarını, yani Solungaçlı Adamı da dahil eder.

Yalnızca bir korku sinema karakteri olmaz Solungaçlı Adam. Bir konsept belirler ve o konseptin devamı gelir. İster doğrudan etkilensin, ister dolaylı etkilensin, amfibik canlıları esas alan filmler ortaya çıkar. “Alligator People” (Timsah Adamlar, 1959), “The Monster of Piedras Blancas” (Piedras Blancas’ın Canavarı, 1959), “The Hideous Sun Demon” (Korkunç Güneş Şeytanı, 1959), “Chelovek-Amfibiya” (Amfibik Adam, 1961), “The City Under the Sea” (Deniz Altındaki Şehir, 1965), “Las garras de Lorelei” (Lorelei’in Pençeleri, 1974), “Humanoids from the Deep” (Derinden Gelen İnsan, 1980) ve çizgi roman uyarlaması “Swamp Thing” (Bataklık Canavarı, 1982) bunların arasında sayılabilir. Korku karakteri ve serinin yarattığı temadan başka birinci ve ikinci filmlerde geçen birer sahne de “Jaws” (1975) filmine ilham verir. Derin sularda yüzen bir kadına avcı gözüyle denizin altından bakmanın yaratacağı gerilim; onun ayağına dokunmanın neden olduğu panik “Creature from the Black Lagoon” filminde kullanılırken, “Jaws” ile bir kez daha, hem de daha etkileyici bir şekilde anlatılır. Hatta çok sonraları gerçek bir hikayeye dayalı “Open Water” (2003) filminde benzer sahne kullanılır. Çünkü 50 yıl öncesinin korkusu hala geçerlidir.

Tüm bunlardan başka efsane kitaplaştırılır, çizgi romanlara konu olur. Halloween’in bir zamanlar aranan yaratığı iken, yıllar geçtikçe unutulur, ancak hala ölmez. Yalnızca üç bölümlük bir seri ile bu denli etki bırakan filmin, tekrar çevrimlerin gündeme geldiği bu dönemde yeni bir deneme ile tekrar işlenmesi çok da uzak değildir.

Denizden gelen dehşetler yalnızca Solungaçlı Adam ile sınırlı değildir. Homeros’un Odysseus destanında yer alan Sirenler, merepeople’lar, hatta Hans Christien Andersen’in Küçük Denizkızından başka Lovecraft’ın kendin dünyasından çıkma solungaçlı, dokunaçlı yaratıkları, Poseidon’un çağrılarına kulak veren deniz canlıları, Kraken ve diğerleri; mitoloji, efsane ve masallara dayansa da, aslında dayanakları insanoğlunun büyük ve uçsuz bucaksız denize karşı duyduğu sevgi ve korkunun bir yansımasıdır. Denizciliğin hem savaşlarda, hem yolculuklarda, hem ticarette önemli olduğunu, uzun yıllardır kullanıldığını kabul edecek olursak, denizden gelen hikayelerin, dehşet hikayeleri ile birleşmesi gayet doğaldır. İşte bu çerçevede Solungaçlı Adam çok doğru bir hamle ile korku sineması içine dahil olmuş, kimi sebeplerle varlığını diğer klasik canavarlar kadar istikrarlı ve başarılı sürdürememiştir. Ancak derin etkiler yarattığı kesindir.

Kaynakça:

AYLESWORTH, Thomas G. Monster and Horror Movies, Bison Books, Londra, 1986
BROSNAN, John The Primal Screen A History of Science Fiction Film, Orbit Book, İngiltere, 1991
FRANK, Alan Horror Films, Spring Books, İngiltere, 1983
HUSS, Roy; ROSS, T.J. Focus on the Horror Film, Prentiss Hall, New Jersey 1972

SCOGNAMILLO, Giovanni Canavarlar Yaratıklar Manyaklar, +1 Kitap, İstanbul 2006
STEIGER, Brad The Werewolf Book: The Encyclopedia of Shape-Shifting Beings, Visible Ink Press, USA 1999
WOLF, Leonard Horror A Connoisseur’s Guide to Literature and Film, Facts on File, New York, 1989
MANK, Gregory William Woman in Horror Films, 1930s, McFarland&Company, Inc.,Publishers, North Carolina, 1999

tdkterim.gov.tr
gazetearsivi.milliyet.com.tr
filmfax.com/archives/pdf/ginger_stanley.pdf
imdb.com

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

2 Yorumlar

  1. Tam King Kong’un amfibik versiyonu diyecektim ki, yazar karşılaştırmış. King Kong’u da çok severim. Yazarın eline sağlık,yazı güzel olmuş..

  2. Ellerine sağlık Fatih,
    yine 10 numara bir yazı!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: