Bir Milyonerin Hezeyanları: The Evil Within (2017)

James Franco’nun yönetmenliğini üstlenip başrolü kardeşi Dave Franco ile beraber paylaştığı The Disaster Artist, gerçekten gizemli bir şahsiyet olan Tommy Wiseau’nun yazdığı, yönettiği ve başrolde oynadığı The Room’un (2003) yapım hikâyesini anlatıyor. Haklı olarak “gelmiş geçmiş en kötü film” gibi unvanlarla yaftalanan kült film, ABD’de hatırı sayılır çoklukta bir takipçi kitlesine sahip. Her sene özel gösterimler düzenleniyor ve her yönüyle tuhaf film(!), şen kahkahalar ve neşeli ritüeller eşliğinde tekrar tekrar izleniyor. Andrew Getty’nin yazıp yönettiği The Evil Within ise ilk bakışta birkaç haftada yazılıp çekilmiş, ucuz, “hap yap para kap” filmlerden birine benziyor ama kim yapmışı, nasıl yapmışı biraz kurcaladığımızda, en az The Room’unki kadar ilginç bir yapım hikâyesi ile karşılaşıyoruz.

Gelin önce Andrew Getty’nin ailesi hakkındaki ufak notlara göz atalım ki nasıl biriyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayalım. Büyükbaba J. Paul Getty, Getty Petrol Şirketi’nin (Getty Oil Company) kurucusu. 1957 yılında Fortune dergisi tarafından yaşayan en zengin Amerikalı olarak isimlendirilmiş. 1966 yılında ise yaşayan en zengin (özel girişimci) vatandaş olarak Guinness Rekorlar Kitabına girmiş ki o zamanki serveti 1,2 milyar dolarmış. 1976 yılında öldüğünde arkasında yaklaşık 6 milyar dolarlık bir servet bırakmış. (Enflasyon düzeltmesiyle bugünün 20 milyar dolarına eşdeğer bir servet.) Tutumluluğu ve sanata düşkünlüğüyle tanınan J. Paul Getty, sanatı destekleyen birçok vakıf kurmuş. Ayrıca şahsi koleksiyonunun sergilendiği ve kendi ismini taşıyan bir de müze kurmuş ki öldükten sonra servetinin hatırı sayılır bir kısmını buraya bırakmış. J. Paul Getty öldüğünde servetin 2 milyar dolarlık kısmının kontrolünü eline alan Gordon Getty (Andrew’un babası), klasik müziği her şeyin önüne koymuş ve petrol işine sadece babasını memnun etmek için girmiş. Nitekim 1986 yılında aile şirketini 10 milyar dolar karşılığında Texaco’ya satmış. Halen yaşamakta olan Gordon Getty, ABD’nin önde gelen risk sermayedarlarından biri ama bestelediği birçok eser ile katkıda bulunduğu klasik müzik her daim hayatının önemli bir parçası.

1967 doğumlu Andrew Getty, işte böyle bir ailenin varisi. Muhtemelen babasının yönlendirmesiyle birkaç yatırım şirketinin başkanlığını yürütüyormuş. Ancak yoğun uyuşturucu (meth) ve alkol tüketimi ile eskiden besteci Miklos Rozsa’ya ait Hollywood Hills’teki malikânede sürdürdüğü münzevi hayat, sorunlu bir kişiliğe ait önemli izler gibi duruyor. Yakın arkadaşlarından Ryan Readenour’un söylediğine göre; “gençken gerçekten güçlü, hastalıklı, sapkın kâbuslar görüyormuş ve kâbuslar o kadar dehşet vericiymiş ki Getty, kâbusların başka bir ‘şey’ (belki bir hikâye anlatıcı) tarafından gönderildiğine inanıyormuş.”

Gördüğü kâbusları filme aktarmaya karar veren Getty, bir taslak senaryo hazırlamış ve 2002 yılında The Storyteller ismini verdiği filmin çekimlerine başlamış. Frederick Koehler, Sean Patrick Flanery ve Michael Berryman gibi tanınmış oyuncularla başlayan çekimlerin büyük bir kısmı Getty’nin yaşadığı malikânede gerçekleştirilmiş. Toplam beş seneye yayılan çekimler, kimi zaman finans sıkıntısı, kimi zaman ekipte yaşanan tartışmalar, kimi zaman da oyuncular Matthew McGrory (ki 2005 yılında vefat etti, bu rol aldığı son filmdi) ve Michael Berryman’in hastalıklarının ağırlaşması nedeniyle sekteye uğramış ve senaryoda değişikliklere gidilmiş. Malikânedeki odalardan birini post-prodüksiyon odasına dönüştüren Getty, birçok pahalı set kurmaktan, efekt ekibiyle beraber inanılmaz detaylı animatronik robotlar hazırlamaktan çekinmemiş ve servetinin nerdeyse hepsini bu işe harcamış. Çekimler bittikten sonra da filmi mükemmelleştirmeye kafayı takan Getty, senelerce özel efektler, renklendirme ve kurgu ile uğraşmış. 2015 yılında, film son halini almadan, evinde ölü bulunmuş. Eski kız arkadaşı Lanessa DeJonge tarafından bulunan ceset incelenmiş, aşırı meth kullanımı ve kalp krizi nedeniyle kaza sonucu ölüm kararı verilmiş. Daha sonra filmin yapımcısı ve kurgucusu Michael Luceri tarafından son haline getirilen filmin ismi değiştirilerek The Evil Within olmuş ve 2017 yılında başta Amazon olmak üzere birçok VOD (öde izle) kanalında gösterilmeye başlamış.

Andrew Getty, 2002 yılında başlayan çekimlerin üzerinden tam 15 sene, ölümünün üzerinden 2 sene geçtikten sonra yaygın dağıtıma kavuşan filmin son halini göremedi ne yazık ki. Ancak görmek istediği film bu muydu, o da tartışılır. The Evil Within, kesinlikle bir amatörün elinden çıktığı belli olan bir Z-film ama bir hayli garip bir çekiciliği de var, o da tartışmasız bir gerçek.

Film, büyük bir malikânede yaşayan iki kardeşin başından geçenleri anlatıyor. Ağabeyi John ile beraber yaşayan zihinsel özürlü Dennis, otuzlu yaşlarda olmasına rağmen hâlâ korkunç kâbuslar görmektedir. Kâbusların sebebinin başka bir boyutta yaşayan kötücül bir varlık olduğunu düşünen Dennis’in hayatı, ağabeyinin hediye ettiği lanetli bir boy aynasının odasına yerleştirilmesinden sonra kökünden değişir. Ayna vasıtasıyla kötücül varlıkla iletişime geçen Dennis, önce hayvanları, sonra insanları öldürmeye başlar.

The Evil Within, ağabeyinin kız arkadaşının kendisini istemediğini düşünen Dennis’in güvensiz hissetmesi ve kâbuslar görmesine neden olduğuna inandığı kötücül varlığın yönlendirmesiyle güvensizliğini yok etmeye çalışırken seri katile dönüşmesi üzerine kurulu. Odasına gelen ayna vasıtasıyla dile gelen kötücül varlık, Dennis’e kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini tembihliyor ama bunu gerçekleştirebilmek adına hastalıklı bir yola sevk ediyor. The Evil Within, günlük hayata ait rutin diyaloglar ile aktiviteler, Dennis’in cinayetleri ve yine Dennis’in kâbusları olarak kabaca üç ayrı bölüme ayrılabilecek sahnelerden oluşuyor. Birbirleriyle organik bir bağ kurmaktan yoksun sahneler, kendi içlerinde de tutarsızlıklar yaşıyor. Sıradan günlük hayata ait sahneler, beşinci sınıf bir Güney Amerika dizisinden kesilip filme yapıştırılmış gibi duruyor. Cinayet sahneleri ise günümüz imkânlarına rağmen Herschell Gordon Lewis filmlerinin ‘kitsch’ yapaylığına yakın duruyor. Asıl ilgi çekici kısım ise elbette ki kâbuslar! Birbirinden ilginç birçok detayla zenginleşen kâbus sahneleri, Dennis’in -yılların eskitemediği korku figürlerinden biri olan Michael Berryman tarafından canlandırılan- kötücül varlık ile temasa geçtiği anlar da dâhil olmak üzere müthiş bir seyir deneyimi vadediyor. Profesyonel ellerden çıkma birçok korku filmine taş çıkartacak sahneler, belli ki Getty’nin yoğun uyuşturucu kullanımından da nasibini almış.

Kendi kâbuslarından yola çıktığını bildiğimiz Andrew Getty’nin, John ve Dennis karakterleri aracılığıyla kendi hayatını anlatmaya çalıştığını öne sürebiliriz. John, sosyal hayatın içinde daha çok yer almak istiyor ama bakmakla yükümlü olduğu zihinsel özürlü kardeşi nedeniyle bunu yapamadığına inanıyor. Getty de cemiyet hayatından uzakta kalmayı, kendini uyuşturucu ve alkole vererek münzevi bir hayat sürmeyi tercih ediyormuş. Belki de görmeye devam ettiği kâbuslar ya da uyuşturucu ve alkol ile iyice dengesizleşen halüsinasyonları neticesinde insanlardan uzak durmak istemiş, suçu da başka bir kişilik olarak gördüğü bağımlılığına atmış olabilir. Bu durumda John ve Dennis karakterlerinin bileşiminin Andrew Getty’nin ta kendisi olduğunu söyleyebiliriz. John daha çok sosyalleşmek, topluma entegre olmak isteyen, daha “normal” tarafı temsil ederken, Dennis bütün bunların olmasını engelleyen tarafı temsil ediyor. John’ın Lydia isimli kız arkadaşıyla fırtınalı bir ilişkisi var; sık sık kavga edip ayrılıyorlar ama önünde sonunda tekrar bir araya geliyorlar. Evlenememelerinin önündeki en büyük engel ise tabii ki yine Dennis. Getty’nin de Lanessa DeJonge ile benzer gelgitler gözlemlenen bir ilişkisi var; hatta ölümünden birkaç hafta önce DeJonge için uzaklaştırma kararı bile çıkarttırmış. Fakat cesedinin yine DeJonge tarafından bulunduğunu göz önüne alırsak yeniden görüşmeye başladıklarını düşünebiliriz. The Evil Within, Andrew Getty’nin samimi bir biçimde içini dökmesi, hâkim olmadığı bir sanat dalıyla amatörce kendini ifade etmeye çalışması ya da parasıyla ne yapacağını bilmeyen bir milyonerin can sıkıntısını gidermesi olarak görülebilir. Nereden bakıldığına göre değişir. Kim bilir, belki de hayatından memnun olmayı başaramayan birinin son yardım çağrısıdır.

Filmin bir başka önemli tarafı ise profesyonel sektörün dışında kalan bir yöntemle kotarılmış olması. Aynen Tommy Wiseau’nun The Room’u gibi DIY (‘do it yourself’ / kendin pişir kendin ye) yöntemiyle çekilmiş olsa da The Room ile başka bir benzerliği bulunmuyor. Onun gibi filme benzeyen ama tam olarak ne olduğu belli olmayan bir iş değil. Tamam, kabul, son kertede kötü bir film ama en azından kâbus sahneleriyle ilgiyi hak ediyor. Ayrıca aynı imkânsızlıklar içinde boğuşmasa bile Ed Wood filmlerindekine benzer bir aşkla yapıldığının izlerini sürmek de mümkün.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir yorum var

  1. Trailer’ı çok beğendim, enteresan bir filme benziyor.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: