Bir Altın Portakal Jürisinin Not Defterinden

23 Eylül 2026

2024’te Adana’da uluslararası kısa filmlerin değerlendirildiği bir önseçici kurulda 535 film izledim. Bu yıl ise Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde hem ulusal kısa film hem de ulusal belgesel yarışmalarının önseçici kurulunda yer aldım; ulusal belgesel kategorisinde 98, ulusal kısa film kategorisinde ise 267 film izledim. Festival sayfalarında önseçici kurul üyeleri açıklandığında yönetmenlerden zaman zaman benzer mesajlar alıyorum: “Filmimin adı şu, değerlendirmenizi öğrenebilir miyim?”

Bu isteği anlıyorum. İnsan aylarca, bazen yıllarca üzerinde çalıştığı bir filmin neden seçildiğini ya da seçilmediğini bilmek istiyor. Film yapan biri olarak bu merakı kendimden de tanıyorum.

Ön jüri üyesi olarak bana yöneltilen soruya dönersem, sorunun zorluğu şu: Yönetmen kendi filmini soruyor, önseçici kurul ise o filmi geniş bir başvuru havuzu içinde değerlendiriyor. Yönetmen açısından film kendi üretim tarihi içinde tekil bir eser. Değerlendirici açısından ise kendisinden önce ve sonra izlenen çok sayıda başka filmle aynı sürecin parçası. Festivalde film, üretim sürecinde hiç karşılaşmadığı başka filmlerle yan yana geliyor. Aynı film farklı bir yılın başvuru havuzunda farklı bir seçki sonucuyla karşılaşabilir. Bir yıl elli, başka bir yıl yüz film festivale başvurmuş olabilir; bir yıl belirli bir türde çok nitelikli işler birikmişken başka bir yıl aynı yoğunluk oluşmayabilir. Bu noktada film aynı kalsa da karşılaştırıldığı filmler ve değerlendirme bağlamı değişiyor. Bir başka değişken de değerlendirmeyi yapan kişiler. Buna birazdan döneceğim.

blank

Yüksek sayıda başvurunun bulunduğu önseçimlerde, kendi deneyimimde, filmlerin önemli bir bölümünde karar vermek sanıldığı kadar zor olmuyor. Kararlarda kişisel beğeninin yanında tartışılabilir sinemasal ölçütler de rol oynuyor. Sinemanın çekim ölçeği, kurgu, ritim, ses-görüntü ilişkisi, mekan kullanımı ve anlatısal süreklilik gibi öğrenilebilir ve tartışılabilir biçimsel araçları var. Bunlara bir tür “dilbilgisi” demek mümkün. Anlatısını kuramayan, biçimsel tercihlerini geliştiremeyen, teknik sorunları izleme deneyimini belirgin biçimde zedeleyen ya da ele aldığı meseleyi yeterince araştırmadan bırakan filmler var. Yine de bu araçlara hakimiyet tek başına güçlü bir film ortaya çıkarmıyor. Takdir edersiniz ki dilbilgisi kusursuz bir cümle de kendiliğinden iyi bir şiir olmuyor.

Değerlendirmenin asıl güçleştiği yer, sinemasal dilini benzer ölçüde yetkin kuran, fakat farklı nitelikleriyle öne çıkan filmler arasında karar vermek gerektiğinde ortaya çıkıyor. Bir film dramaturjik olarak son derece sağlam olabilir; bir diğeri biçimsel açıdan daha özgün bir çözüm geliştirmiştir; başka biri kapsamlı bir araştırmaya dayanır; bir başkası ses ya da görüntü üzerinden daha güçlü bir sinemasal dünya kurar. Bu aşamada filmlerin niteliklerini saptamak kadar, bu nitelikler arasında seçim yapmak da gerekiyor. Bu nitelikler arasında nasıl bir ilişki kurduğumuz ve hangilerine ne ölçüde ağırlık verdiğimiz de kararın parçası haline geliyor. Ortak bir değerlendirme dili kurabiliriz; bütün estetik nitelikler için üzerinde uzlaşılmış bir önem sırası kurmak ise zor. Peki, burada iyi filmden ne anlıyoruz? İyi filmi tek bir özellikle tanımlamak güç. Teknik yetkinlik, anlatısal tutarlılık, biçimsel özgünlük, araştırmanın derinliği, duygusal etki ya da etik duyarlılık tek başına yeterli olmayabilir. Üstelik her film bunların hepsini aynı ölçüde amaçlamıyor.

Deneysel bir filmden klasik anlatının nedenselliğini, gözlemsel bir belgeselden açıklayıcı bir yapıyı ya da daha geleneksel bir anlatıdan sırf yenilik adına biçimsel radikallik beklemek, filmi kendi estetik tercihlerimize göre yargılamamıza yol açabilir. Bu nedenle önce filmin nasıl bir sinemasal öneri sunduğuna ve bunu ne ölçüde gerçekleştirdiğine bakıyorum, ardından filmin bu tercihlerle ne söylediğine. Bir film kendi kurduğu sistemi son derece tutarlı biçimde gerçekleştirebilir ve yine de bildiğimiz bir şeyi tekrar etmekten öteye geçmeyebilir. Sinemasal dili yetkin kurmak önemli bir eşik; bu yetkinlikle ne yapıldığı ise başka bir soru.

Bu noktada estetik yargının kendisi devreye giriyor, dolayısıyla da jüri üyesinin kendisi. Aynı alanda çalışan, benzer filmleri izleyen ve benzer kavramlarla düşünen insanların zaman içinde ortak bir değerlendirme dili geliştirmesi mümkün. Bourdieu’nün beğeni üzerine düşüncesi burada hala işlevsel. Eğitimimiz, kuşağımız, kültürel sermayemiz, izleme tarihimiz ve yakınlık duyduğumuz sinema gelenekleri; neyi incelikli, sıradan, cesur, klişe ya da “sinemasal” bulduğumuzu etkiliyor. Bu farkındalık estetik yargıyı geçersiz kılmıyor; kendi ölçütlerimizin nereden geldiğini sorgulamayı gerektiriyor.

Bununla birlikte değerlendirme sırasında bütün bu ölçütleri sonsuza kadar paranteze almak da mümkün değil; önseçim nihayetinde karar vermeyi gerektiriyor. Benim için refleksivite, karar verirken hangi varsayımlarla hareket ettiğimi görebilme çabası. Bana kalırsa Kant’ın estetik yargıya ilişkin eski problemi festival masasında oldukça somut bir karşılık buluyor: “Ben sevmedim” karar için yetersiz bir gerekçe; herkese uygulanabilecek matematiksel bir “iyi film” formülü de elimizde yok. Dolayısıyla değerlendirme, kişisel beğeniyi gerekçeye dönüştürme ve bu gerekçeyi başkaları açısından da tartışılabilir kılma sorumluluğunu içeriyor.

İkinci zorluk, karşılaştırdığımız filmlerin eşit koşullarda üretilmemiş olmasından geliyor. Yıllardır film yapan bir yönetmenle ilk filmini çeken biri, profesyonel bir ekiple çekilmiş bir yapımla birkaç kişinin sınırlı imkanlarla gerçekleştirdiği bir film aynı masada karşılaşabiliyor. Bu filmleri karşılaştırırken üretim koşullarındaki farkları görüyoruz. Yine de üretim koşullarına göre farklı ölçütler uygulamaktan kaçınmaya çalışıyorum. Bir öğrenci filmini “ilk filmi” diye bağışlamak anlayışlı görünse de, aslında onu daha az ciddiye almanın bir yolu olabilir. Profesyonel görüntü estetik değeri garantilemiyor; teknik pürüz de sahiciliği kanıtlamıyor. Bağlam bilgisi de yargıyı etkileyebilir. Zor koşullarda çekildiğini bildiğim bir filme karşı fazla hoşgörülü davranabilirim; tanınmış bir isim de filme daha baştan bir ağırlık kazandırabilir. Asıl mesele, hangi bilginin beni filmi anlamaya yaklaştırdığını, hangisinin değerlendirmeyi filmin dışına doğru çektiğini ayırt edebilmek.

Emeği bu yüzden estetik puandan ayrı tutmak gerekiyor. Bir filmin arkasında yıllarca süren, dışarıdan görünmeyen bir emek olabilir; film yapan biri olarak bunu unutmak kolay değil. Yine de emeğin miktarını estetik değere çeviremiyorum; üstelik diğer filmlerin görünmeyen emeğini her zaman bilmiyorum. Emeğe saygı bana daha çok dikkat gibi geliyor: Filmi gerçekten izlemek, küçümseyici bir dile kaçmamak, filmin sorunundan yönetmenin yeteneği hakkında genel bir hüküm çıkarmamak.

Bağlam sorusu niyet meselesine de bağlanabilir. Wimsatt ve Beardsley’nin edebiyat eleştirisi için geliştirdiği “intentional fallacy” tartışması burada da yararlı bir uyarı sunuyor: Değerlendirmeyi yönetmenin niyetinden çok filmde gerçekleşenlere dayandırmak gerekiyor. “Aslında şunu anlatmak istemiş” diyerek filmde gerçekleşmemiş bir şeyi yönetmenin niyeti üzerinden tamamlamak eleştiriyi bulanıklaştırabiliyor.

Yine de özellikle belgeselde bağlamı tamamen dışarıda bırakmak mümkün olmayabiliyor. Bir coğrafyanın tarihi, bir ritüelin anlamı ya da çekim koşulları bazen görüntünün ne yaptığını anlamanın parçası. Zor koşullar filmin sorunlarını ortadan kaldırmıyor; buna karşılık bazı görüntüleri anlamak için çekildikleri bağlamı bilmek gerekebiliyor. Buna etik boyut eklemek de önemli, çünkü belgesel söz konusu olduğunda biçimsel kararların içinde gerçek insanlar var. Etik ihtiyat kendiliğinden estetik üstünlük vermiyor; müdahaleci bir kamera bazen daha çarpıcı bir görüntü yakalarken, geri duran bir yönetmen daha sakin bir sahneyle yetinebiliyor. Bu yüzden görüntünün gücü kadar, o gücün nasıl üretildiğine de bakıyorum.

Buraya kadar sözünü ettiğim güçlükler filmin kendisine ya da onu çevreleyen bilgiye ilişkin. Yüksek hacimli önseçimin benim için en zor taraflarından biri ise değerlendiricinin kendisiyle ilgili: Üç yüzüncü filmin, kendisinden önce izlediğim iki yüz doksan dokuz filmden sorumlu olmadığını kabul etmek. Ben belirli bir anlatım biçimini onuncu kez görüyor olabilirim; oysa yönetmen o tercihe kendi üretim sürecinde bağımsız olarak ulaşmış olabilir. “Bunu artık çok gördüm” dediğimde kendi izleme tarihim de hükmün içine giriyor. Burada yorgunluk ile karşılaştırma etkisini birbirinden ayırmak gerekiyor. Çok sayıda filmi kısa sürede izlemenin dikkat üzerindeki etkisi ayrı bir mesele. Ama değerlendirici hiç yorulmasa bile daha önce izlediği filmler ortadan kalkmıyor. İzleme hafızası beklentiyi, dikkati ve şaşırma eşiğini değiştirebiliyor. Yargı ve performans değerlendirmesi üzerine yapılan bazı araştırmalar da değerlendirme sırasının bazı bağlamlarda verilen puanları etkileyebildiğini gösteriyor. Bu bulguları festival jürileri için kanıt sayamam; kendi izleme deneyimimi sorgularken bir uyarı olarak aklımda tutuyorum. İlk karşılaşmada cesur görünen bir biçim, onuncu karşılaşmada tanıdık gelebilir; oysa onuncu filmin yönetmeni önceki dokuz filmi hiç görmemiş olabilir. Film değişmemiştir, değişen, filmin karşılaştığı değerlendirme bağlamıdır.

Yüksek hacimli önseçimde tekil estetik yargının bu karşılaştırmalı ortam içinde nasıl biçimlendiği, kişisel deneyimimle kesin biçimde yanıtlayamıyorum. Ancak bunu araştırılmaya değer buluyorum. Bütün bu niteliksel ayrımların sonunda ise çoğu festival sisteminde bir sayı var. Bu sayı, birbirinden farklı niteliklerin ortak bir metrik üzerinden karşılaştırılabilir hale getirilmesini sağlıyor. Görüntü, ses, dramaturji, özgünlük, oyunculuk, araştırma ya da ritim gibi birbirine bütünüyle çevrilemeyen özellikler sonunda ortak bir karar formatına taşınıyor.

87’nin 72’den yüksek bir rakam olduğu tartışılamaz. Fakat bir filmin diğerinden estetik olarak “on beş birim daha iyi” olduğunu aynı kesinlikle söyleyemem. Kesin görünen sayı, yargıya aynı kesinliği kazandırmıyor. Yine de sayı, farklı niteliklerdeki filmler arasında kurumsal karar almayı sağlayan pratik bir araç. Bu anlamda puan, niteliksel yargıları ortak bir karar düzenine taşıyor.

Üstelik aynı ortalamaya ulaşan iki filmin değerlendirme hikayesi birbirinden bütünüyle farklı olabilir. Filmlerden biri bütün kurul üyelerinden birbirine yakın puanlar almış; diğeri bazı değerlendiriciler tarafından çok iyi, bazıları tarafından ise zayıf bulunmuş olabilir. Aynı ortalama, aynı ölçüde uzlaşıldığı anlamına gelmez. Değerlendiriciler arasındaki bu tür farklara başka alanlarda da rastlanıyor. Cole, Cole ve Simon’ın bilimsel hakemlik üzerine klasik çalışması, aynı başvuruların farklı uzmanlar tarafından değerlendirilmesinin sonuç üzerinde kayda değer farklılıklar yaratabildiğini göstermiştir. Bu çalışmadan film jürilerine ilişkin doğrudan sonuç çıkaramam. Yine de uzmanlar arasındaki görüş ayrılıklarını düşünürken yararlı bir karşılaştırma sunuyor.

Bir filmi kaç kişinin izlediği, izleme yükünün nasıl dağıtıldığı, sınırda kalan filmlere yeniden dönülüp dönülmediği ve görüş ayrılıklarının nasıl ele alındığı da önemli. Bu sorular önseçimin nasıl düzenlendiğine uzanıyor.

Önseçim aynı zamanda bir eşik olduğundan hareketle seçilmeyen film ana jürinin karşısına çıkmayacak, o festival bağlamında seyirciyle buluşmayacak ve festivalin sağlayabileceği görünürlükten yararlanamayacak. Marijke de Valck’ın festival çalışmalarında üzerinde durduğu kültürel meşrulaştırma meselesi burada önem kazanıyor. Festivaller, programlama, dolaşım, ödüllendirme ve görünürlük yoluyla filmlerin kültürel değer kazanma süreçlerine katılıyor. Jüri kararlarını da bu süreçten bağımsız düşünemeyiz; bir kararın anlamı, gerçekleştiği festivalin kendi bağlamıyla birlikte okunmayı gerektiriyor. Bu çerçeveden bakıldığında önseçici kurulun kararı, filmin kültürel değerinin toplumsal ve kurumsal olarak oluştuğu sürecin bir parçası haline geliyor.

Festival çalışmaları, festivalleri ilişkili bir dolaşım ağı içinde düşünmemize imkan veriyor. Aynı film farklı festival bağlamlarında farklı karşılıklar bulabiliyor. Festivallerin tarihleri, estetik yönelimleri, programlama anlayışları ve izleyicileri birbirinden farklı. Bu yüzden “seçilmedi” ifadesini de ilgili festivalin bağlamında okumak gerekiyor.

Seçilmemek gerçek sonuçları olan kurumsal bir karar. Yine de bu karardan filmin bütün estetik değerine ilişkin kesin bir hüküm çıkaramam. Seçtiğimiz bir filmi de bütünüyle doğru anladığımızdan emin olamayız. Kararın etkisini ve kendi yargımızın sınırını birlikte düşünmek gerekiyor. Özellikle seçki sınırına yaklaşıldığında kurumsal eşik ile estetik mesafe aynı şey olmayabilir. Onuncu film listeye girerken on birinci film dışarıda kalıyor. Sonuç kategorik; biri seçilmiş, diğeri seçilmemiş. Oysa bu iki film arasındaki estetik mesafe çok küçük olabilir.

Bu yüzden bir yönetmen bana filminin neden seçilmediğini sorduğunda, kurul adına tek ve kesin bir neden söylemem her zaman mümkün değil. Kendi değerlendirmem hakkında ise konuşabilirim. Kendi değerlendirmemde filmin nerede güçlendiğini, nerede ikna olmadığımı, hangi biçimsel tercihin bende çalıştığını ya da çalışmadığını söyleyebilirim. Kişisel eleştirel değerlendirmem ile kurulun kolektif kararı arasındaki ayrımı korumalıyım.

“Ben filmde şunu gördüm” diyebilirim. “Film bu nedenle elendi” dediğimde ise kurulun kolektif kararını kendi değerlendirmeme indirgemiş olurum. Önseçici kurul deneyiminde beni en çok düşündüren şey şu: Karar veriyorum ama bu kararın film hakkında son söz olmadığını biliyorum -ne ana jüri önünde ne de bir başka festivalde.

Zehra Yiğit

Zehra Yiğit

Zehra Yiğit, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora eğitimine Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde devam etti. Oxford Üniversitesi ve Novisad Üniversitesi'ne Visiting Researcher olarak giden Yiğit, İtalya, Portekiz, Sırbistan, Gürcistan, İngiltere gibi pek çok ülkede ders ve seminer verdi, proje ortaklığı yaptı. Yiğit, şu an Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölüm Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

!f 2013’ten Seçtiklerimiz

!f 2013'ten Seçtiklerimiz: Biz de Öteki Sinema olarak !f 2013
blank

3. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali

3. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali, bu sene 12-16