Antalya’da olmak hep güzel, bu kez havayla pek anlaşamamış olsak da şehrin insana iyi gelen bir tarafı var. Dağlara bakıyorsunuz, denize dönüyorsunuz, Kaleiçi’nde biraz yürüyorsunuz ve az önce canınızı sıkan şeyi birkaç dakikalığına unutuyorsunuz. Çıldırtan sıcakları olmasa yaşamak isteyeceğim şehirlerden biri olurdu burası. Sinemayla uğraşan biri için yılda bir kez gelip birkaç gün kalmanın ayrıca bir anlamı var elbette. Filmler, eski dostlar, salon çıkışlarında uzayan konuşmalar… İnsan bütün itirazlarını bavuluna koyup yine geliyor. Bu yıl da geldik ancak Antalya’nın güzelliğiyle festivalin hâlini birbirinden ayırmak gerekti. Şehrin coğrafyası çalışıyor, organizasyon aynı gayreti göstermiyor!

Altın Portakal’da film izlemek giderek daha fazla sabır isteyen bir işe dönüşüyor. Burada filmlerin süresinden ya da anlatım tercihlerinden söz etmiyorum, henüz salona giremedik. Bir gösterime ulaşmak, içeri alınmak, çıkmak ve bir sonrakine yetişmek başlı başına mücadele. Eskiden de kaos vardı, festivale yıllardır gelenlerin buna ilişkin anlatacakları birikmiştir ama bu yıl o karmaşaya görevlilerin nezaketsizliği de eklenmiş. Kuralın ne olduğunu anlamaya çalışırken kendinizi azar işiten bir öğrenci gibi bulabiliyorsunuz. İnsan bir süre sonra filmin başlayacağı saati beklemekten çok, kapıda nasıl bir muameleyle karşılaşacağını düşünmeye başlıyor.
Festivalde çalışan herkesin zor koşullarda görev yaptığını tahmin edebiliyorum. Kalabalık var, program sıkışık, herkes bir yere yetişmek istiyor. Bunların hiçbiri karşısındaki insana kötü davranmanın gerekçesi olamaz. Üstelik sinema basını o salonlara tesadüfen uğramıyor, izlemek, değerlendirmek, gördüğünü başkasına aktarmak için orada. Bunu hatırlatmak zorunda kalmak bile can sıkıcı. Ayrıcalıklı bir taht, önümüzde yürüyen bir teşrifatçı falan istediğimiz yok. Kapıdan insan gibi girip film izleyebilsek mesleğimizin önemli bir kısmını yerine getireceğiz zaten. Bu yılki Altın Portakal, benim aklımda sinema basınının itilip kakıldığı bir festival olarak yer etti. Dağlara bakıp sakinleşme ihtiyacımın bir sebebi de buydu.

Biz kapılarda sıkışırken festivallerin içinde kendilerine giderek daha geniş bir yer açan başka bir grup var. Influencer tayfası her yıl biraz daha görünür oluyor, geleneksel sinema basınının alanı da aynı ölçüde daralıyor. Bunun farkında olmamak mümkün değil. Davetlerin, ilginin, görünürlüğün paylaşımı değişiyor ve biz çoğunlukla bu değişimden şikâyet ediyoruz. Ben de ediyorum ancak Antalya’da arkadaş olduğumuz birinin paylaşımlarına bakınca şikâyetin bir kısmını kendime çevirmek zorunda kaldım.
Her filmden görüntü, her söyleşiden not, videolar var, festival boyunca dolaşmış, izlemiş, kaydetmiş, aktarmış. Üstelik bunları izleyen epey insan var. Kız tek başına elli sinema yazarına bedel çalışmış! Bunu görünce “Biz eleştirmeniz, onlar sosyal medyacı” diyerek koltuğa biraz daha kurulmanın pek anlamı kalmıyor. İnsanların festivali onun hesabından takip ettiği, orada ne olduğunu onun emeği sayesinde öğrendiği açık. Bizim mesleki unvanımız bu emeği küçültmüyor.
Elbette bir filmin estetik tercihlerini tartışmakla gösterim çıkışından video paylaşmak aynı iş değil. İkisinin seyirciyle kurduğu ilişkinin, harcadığı emeğin ve ortaya çıkardığı şeyin farklı olduğunu biliyorum. Yine de bu çağda yalnızca yazıyla festivale ne kadar katkı yapılabildiğini sormamız gerekiyor. Yazımızı kim okuyor, ne zaman okuyor, okuduktan sonra hangi filme merak duyuyor? Bunları hiç düşünmeden geçmişteki konumumuzun korunmasını beklersek festival yönetimlerinin bizi önemsememesine kızarken kendi payımızı da atlamış oluruz. Yazının değerine inanıyorum, hâlâ yazıyor olmamın sebebi bu. Fakat değerli olduğunu düşündüğümüz bir şeyi okura ulaştıramıyorsak ortada çözmemiz gereken bir mesele var.
İşin öteki tarafında ise anlatmaya heves edeceğimiz filmlerin bulunması gerekiyor. Bir festivale katkı yapmak, orada gösterilen her şeyi heyecan vericiymiş gibi sunmak anlamına gelmiyor. Bazen izlediğiniz filmin ardından söyleyecek iyi bir söz bulamıyorsunuz, bazen de kötü taraflarını sıralamanın bile verimli bir tartışma açmayacağını düşünüyorsunuz. Bu yıl kendimi fazlasıyla ikinci durumda buldum. Festivalden birkaç kuvvetli filmle, üzerine konuşmak istediğim birkaç sahneyle dönmek isterdim. İnsan kötü film izlemekten çok, izlediği şeyin kendisinde hiçbir merak uyandırmamasından yoruluyor.
Böyle zamanlarda filmlerden çok etraflarında yaşanan hadiseler konuşulmaya başlıyor. Antalya’nın ilginç olaylarından biri, sinema yazarlığı da yapan bir kadın sinemacıyla festivalde yarışan başka bir kadın sinemacı arasındaki polemikti. Yönetmenlerimizin eleştiriyle ilişkisi zaten hassas, filmi hakkında söylenen bir sözün kişisel husumet sayılması için bazen cümlenin bitmesi bile gerekmiyor. Ben bu yıl pek tweet atmadım. Açıkçası ortada uzun uzun eleştirmeye heves edeceğim film bulmakta zorlandım, düşüncelerimi de bu yazıya saklıyordum. Buna rağmen tartışmanın gürültüsü bize kadar ulaştı.
Kulağımıza “Onu SİYAD’dan attıracağım” gibi sözler de geldi. Aktarılan bu sözün gerçekten söylenip söylenmediğini doğrulamış değilim, dolayısıyla birine mal ederek hüküm veremem ama böyle bir tehdidin sinema çevresinde dolaşıma girmesi bile insanı düşündürüyor. Bir yazıyı beğenmeyebilirsiniz, haksız bulabilirsiniz, yazarın filmden hiçbir şey anlamadığını düşünebilirsiniz. Çıkıp gerekçesiyle anlatırsınız. Meslek örgütünü birini cezalandırmanın aracı olarak hayal etmeye başladığınızda tartışacak sinema meselesi kalmıyor. Bağımsızlık üzerine konuşurken başkasının söz söyleme hakkına bu kadar tahammülsüz davranılması da ayrıca tuhaf.
Hayatın küçük şakaları var. Bu tartışmanın taraflarından olan kadın sinema yazarı, kısa süre önce Fethiye’de katılacağımız bir panel için “Neden kadın yok?” sorusunu gündeme getiriyordu. Şimdi başka bir kadın sinemacıyla kavga ediyor olması elbette o soruyu kendiliğinden geçersiz kılmaz, kadınlar birbirleriyle anlaşmak zorunda değiller. Zaten benim takıldığım yer de burası. Kadın olmak tek başına ortak bir sinema anlayışı, iyi bir eleştiri ya da mesleki dayanışma üretmiyor. Bir paneli tartışırken de bir filmi değerlendirirken de insanların ne bildiğine, ne yaptığına, o konuşmaya ne katabileceğine bakmak gerekiyor.
Kadınların sinema alanındaki varlığını önemseyelim, önlerindeki engelleri konuşalım, bunları yaparken yetkinlik sorusunu masadan kaldırmayalım. İyi sinemacıya, iyi sinema yazarına ihtiyacımız var. Bir paneldeki insanların birikimini tartışmaya fırsat bulamadan yalnızca kimlik ve cinsiyet hesabına giriştiğimizde, konuşmanın kendisi ortadan kayboluyor. Sonra birbirini dinlemeyen, birbirinin mesleki varlığını sorgulayan insanların arasında kalıyoruz. Temsil meselesinin ciddiyetine de yazık oluyor böylece. Festival salonlarının kapısında yeterince sıkışıyoruz, düşünce alanını da kendi ellerimizle daraltmayalım.
Filmlere dönersek… Benim açımdan yarışmanın genel seviyesi cidden kötüydü. Cinlerin Düğünü dışında hiçbirine eleştiri yazmadım, yazmak da istemiyorum. Ferit Karahan’ın filmini kusursuz bulduğum için söylemiyorum bunu ama en azından tartışılabilecek bir arayış, itiraz edebileceğim tercihler, üzerine cümle kurmak isteyeceğim bir sinema meselesi vardı. Bir filmi eleştirmek için ona hayran olmak gerekmiyor. Bazen aksayan taraflarını düşünmek bile verimli olabilir. Burada aradığım, o düşünme isteğini uyandıracak bir şey.

Filminin afişini bile yapay zekâya yaptıran bir sinemacıya ise saygı duymakta zorlanıyorum, üzgünüm. Afiş dediğimiz şey filmin seyirciyle ilk karşılaşması, nasıl görünmek istediğine, kendisini nasıl bir dünyaya yerleştirdiğine ilişkin yaratıcı bir karar. Sinemada özgünlükten, emekten, kişisel ifadeden söz edip kendi filminin yüzünü hazırlarken bu kadar kolay bir çözüme razı olunmasını içime sindiremiyorum. Kendi adına konuşmasını istediğin görüntüye sen özen göstermiyorsan, seyirciden neden daha büyük bir dikkat bekliyorsun? Bağımsızlığın maddi güçlüklerini biliyorum ama yaratıcı özenin eksikliğini her seferinde bütçeyle açıklamaya da razı değilim.
Başka yazılarımda “Bu filmlere festival yapılmaz” derken kastettiğim tam olarak bu. Festival dediğimiz şeyin bir seçme iradesi, bir kalite iddiası olmalı. Takvim geldiği için salonları doldurup jürileri toplayınca sinema kendiliğinden canlanmıyor. Yarışmaya alınan filmler, yönetmenlerine de seyirciye de bir ölçü söylüyor. Sürekli aşağı çekilen o ölçünün ardından hâlâ büyük bir başarı hikâyesi anlatılıyorsa kimse kendi işini yeniden düşünmek zorunda kalmıyor. Gösterim yapılıyor, fotoğraf çekiliyor, ödül veriliyor, ertesi yıl yeniden buluşuyoruz. Arada sinemanın nasıl bir yere gittiğini konuşacak zaman bulunamıyor nedense.

“Bağımsız Türk sineması bitmiştir” derken duyduğum öfke de buradan geliyor. Elbette bir yerlerde yeni bir hikâye kuran, ilk filmini çekmeye çalışan, bütün bu düzenin dışında başka bir yol arayan insanlar var. Onları yok saymıyorum. Benim artık inancımı kaybettiğim, birbirini onaylayarak ayakta duran bu festival çevresinin bize canlı ve güçlü bir sinemanın varlığını kanıtladığı iddiası. Bir sinema ortamının yaşadığını anlamak için düzenlenen etkinliklere bakmak yetmiyor. Filmlerin bir şey söylemesi, bir yere dokunması, bittikten sonra bizimle gelmesi gerekiyor.
Antalya’dan aklımda dağlar, deniz, Kaleiçi ve aralarında hâlâ keyifle konuşabildiğim insanlar kaldı. Filmlerden daha fazlasının kalmasını isterdim. Seneye yine gitmek ister miyim? Antalya söz konusu olduğunda insan kolay kolay hayır diyemiyor. Şehir her defasında bir şeyini sevdiriyor, festivalin de artık bu coğrafyanın arkasına sığınmadan kendini sevdirecek bir iş yapması gerekiyor. Deniz güzel diye kötü filme iyi diyemeyiz.
Murat Tolga Şen