Sis Gürdal: ‘Porkatal’ın Altın Portakal’da yarışması bizi gülümseten bir tesadüf oldu’

27 Ekim 2026

Sis Gürdal, Porkatal isimli kısa filmiyle bir çocuğun özgürlük kavramıyla birlikte büyüme sancılarını anlatıyor. Annesiyle birlikte cezaevinde büyüyen Engin’in, köyde karşılaştığı dünyayla geldiği ortam arasında denge kurmaya çalışırken yaşadıkları kimi zaman ironik kimi zaman trajik yansıyor…

Merhaba sizi biraz tanıyalım mı?

Merhaba. Yazar, yönetmen ve yapımcıyım. Uzun süre moda ve reklam alanında çalışırken bir yandan da kısa filmlerimi çektim. Porkatal üçüncü kısa filmim. Şu sıralar ilk uzun metrajım üzerinde çalışıyorum.

Bir çocuğun söyleme güçlüğünden yola çıkarak sevimli bir film ismine dönüşen “Porkatal”, Engin’in dış dünyayı algılama biçimi ve çocuksu saflığı hakkında bize ne anlatıyor?

Engin hayatın ilk altı yılını dört duvar arasında geçirmiş bir çocuk. Bildiği her şeyi annesinden ve cezaevindeki kadınlardan öğrenmiş. Anneannesini, dedesini bile ancak fotoğraflardan tanıyor. Dışarı çıktığında her şeyi ilk kez görüyor. O yüzden onun saflığı bilgisizlikten değil, başka bir dünyanın bilgisiyle gelmesinden kaynaklanıyor. Cezaevinde normal olan bir şeyi köyde yapınca tepki görüyor ve nedenini anlamıyor. Mesela kadınlardan gördüğü gibi bant yapıştırıp çekmesi onun için çok doğal; erkek akrabasının buna tepki vermesi ise anlam veremediği bir kural. Engin’in naifliği, başkalarının hiç sorgulamadan kabul ettiği kuralları görünür kılıyor.

blank

Türkiye’de cezaevinde büyüyen çocukların gerçekliğinden yola çıkıyorsunuz. Bu dramatik altyapıyı bir çocuğun mizahı ve hayal gücüyle ortaya koyma fikri nasıl ortaya çıktı?

Türkiye’de yüzlerce çocuk cezaevinde anneleriyle büyüyor. Uzun bir araştırma yaptım, alanda çalışan çocuk psikologlarıyla görüştüm. Okudukça hikâye daha da ağırlaştı. Bu çocukların annelerinin çoğu şiddet görmüş, çaresiz kalmış kadınlar. Tam da bu yüzden filmin karanlık bir yerden anlatılmasını istemedim. Bu konu zaten ağır. Oysa bir çocuk, en zor koşulda bile oyun kurar, güler, bir plan yapar. Engin’in de annesine dönmek için bir planı var. Onun hayal gücünü takip etmek bize hem nefes alacak bir alan açtı. Hikayeyi yazarken seyircinin önce gülüp, sonra neye güldüğünü düşünmesini istedim.

Çocuk hapishaneden ayrılıp, akrabalarının yanına gidiyor ve orada aslında özgürlüğünün yolu açılıyor ama bir çocuğun annesinden ayrılması da onun özgürlüğüne ket vuran bir şey, burada anlatmak istediğiniz bir çocuğun gözünden özgürlük ve esaret kavramları mı?

Evet, filmin kalbinde bu çelişki var. Bizim için cezaevinden çıkmak özgürlük demek. Engin için ise dünyasının elinden alınması. Annesinin yanında, o dar alanda mutluydu; çünkü çocukken dünyanız ne kadar küçük olursa olsun, bütün dünya odur. Başka bir hayatın varlığından haberiniz yoktur. Dışarıda ise daha geniş bir alana ama çok daha yalnız bir hayata geçiyor. Kimse ona ne yaşadığını açıklamıyor, kimse onunla ilgilenmiyor. Karnı doyuyor, o kadar. Onun asıl esareti annesizlikte, sessizlikte ve ona yüklenmeye başlayan kimlikte başlıyor.

Köy gerçekten de gerçek anlamda köy, yaşadıkları da yeni bir ortama giren çocuğun yaşadığı zorbalanmalar da. Orada üzerine erkek çocuğu kimliği yükleniyor ve büyüme sancıları da eklemleniyor. Orada kızlarla ve erkeklerle kurduğu ilişki yöntemi biraz farklı, bu hapishane koşullarında kadınlarla büyümesinden mi kaynaklı? (Yani kimliğinin oluşma aşamasındaki bir bireyi inceliyoruz.)

Kesinlikle. Engin’in bildiği tek dil kadınların dili. Şefkati, yakınlığı, oyunu onlardan öğrenmiş. Köyde de bu yüzden içgüdüsel olarak kızlara yöneliyor, bir kızın saçını örmek istiyor. Erkek çocuklar ise ondan futbol oynamasını, sert olmasını bekliyor; yapamayınca zorbalığa uğruyor. Mustafa hayatına giren ilk erkek figürü. Engin ona bakarak “erkek olmayı” öğrenmeye başlıyor. Bant sahnesi bu geçişin özeti: Engin henüz adını koyamadığı bir kuralla karşılaşıyor ve o kuralı sorgulamadan içselleştirmeye başlıyor. Yani evet, burada kimliği daha oluşmadan ona dışarıdan giydirilen bir çocuğu izliyoruz.

blank

Musab Yılmaz, Engin karakterine uyumlu ve doğal bir şekilde hayat veriyor, Musab’la nasıl bir çalışma yaptınız, nasıl bir oyuncu koçluğu yöntemi izlediniz?

İzmir’in köylerini tek tek gezdik ve Musab’ı çekime üç gün kala bulduk. O kadar geç bulduk ki uzun bir hazırlık süremiz olmadı. Ama şansımıza Musab hem çok akıllı hem de çok yetenekli. Çocuklarla çalışmakta çok deneyimli olan oyuncu koçu Kutay Sandıkçı ile birlikte çalıştık. Musab’a senaryoyu ezberletmedik; sahnenin durumunu anlattık ve kendi cümleleriyle oynamasına alan açtık. Ağır sahnelerde en önemli şey onu korumaktı. Bir duyguyu bulamadığımızda zorlamak yerine başka bir yol aradık; oyunla, sohbetle, bazen de o anı akışına bırakarak. Musab da sahnelere kendi esprilerini getirdi. Birçok anı onun doğallığına borçluyuz.

Engin ne yaşarsa yaşasın, hepsini annesine dönmek üzerine kuruyor, var olduğu yeri ve insanları reddetme halini, bu durumla başa çıkma durumunu biraz konuşabiliriz.

Engin köye yerleşmiyor, orada bekliyor. Her şeyi geçici görüyor, çünkü kafasında tek bir hedef var: Annesine dönmek. Bu inkâr değil aslında, bir çocuğun kayıpla başa çıkma yöntemi. Acıyı kabul etmek yerine bir çözüm üretiyor ve bütün enerjisini o çözüme yatırıyor. Kırılma da tam burada geliyor. Engin ailesine dair en büyük gerçeği yanındaki yetişkinlerden değil, yeni tanıştığı bir kızdan öğreniyor. Kendi hikâyesini başkalarının ağzından duymak çok acı bir şey. O an kurduğu bütün plan çöküyor. Bir şeye o kadar inanıyor ki etrafındaki gerçeği göremiyor, ta ki biri ona gösterene kadar.

Filmin finali biraz da Engin’in ileride nasıl biri olacağı konusunda bir kapı aralar gibi, Engin şiddete ve klasik erkekliğe geçiş konusunda nasıl bir adaptasyon süreci yaşıyor? Ya da yaşıyor mu?

Yaşıyor ve bunu çok hızlı öğreniyor. Mustafa ona kendi bildiği yoldan yardım etmeye çalışıyor ve öğrettiği şey şu: Kendini korumanın yolu şiddetten geçiyor. Sonunda annesinin de kendini savunmak zorunda kaldığı için cezaevinde olduğunu öğreniyoruz. Şiddet bu ailede kuşaktan kuşağa geçen bir dil. Hikâye devam etseydi Engin’in de bu şiddet döngüsünün bir parçası olabileceğini düşünüyorum. Destek görmeyen, duygusu konuşulmayan bir çocuk, öfkesini ancak öğrendiği yoldan ifade edebiliyor.

blank

Filmin çekim koşullarından biraz bahseder misiniz? Bir köyde ve diğer oyuncularla kurduğunuz doğal bağdan da…

Filmi İzmir’in Birgi köyünde çektik. Musab dışındaki çocukların hepsi orada yaşıyor ve hiçbiri daha önce kamera önüne geçmemişti. Bu bize çok şey kattı. Biz o dünyaya dışarıdan bir şey eklemek yerine içine girmeye çalıştık. Kısa film zaman ve bütçe açısından çok kısıtlı bir alan, çok hızlı çalışmak zorundaydık. En zor gün son sahneydi. Gölde bir kayığı batırıp tekrar çıkardık, tek bir şansımız vardı çünkü gün batımı ışığını kaçırmamak için zamana karşı yarışıyorduk. O sahneyi çekebildiysek ekibin özverisi sayesinde.

Film prömiyerini Saraybosna’da yaptı, oradaki seyircilerin tepkisi nasıldı? Konu sonuçta evrensel bir dil barındırıyor…

blankBir filmi ilk kez seyirciyle izlemek her zaman çok heyecanlı. Ekibimizden filmi ilk kez orada izleyenler de vardı. Konu Türkiye’den çıkıyor ama annesinden koparılan bir çocuğun hissi her yerde anlaşılıyor. Erkekliğin bir çocuğa nasıl öğretildiği de evrensel bir mesele.

63. Antalya Film Festivali’nde kısa film dalında yarışıyor film, bu konuda fikirlerinizi öğrenmek isterim ve de film festivalleri ile ilgili düşüncelerinizi…

Filmin Türkiye seyircisiyle Antalya’da buluşması benim için çok anlamlı ve gurur verici. Üstelik Porkatal’ın Altın Portakal’da yarışması bizi gülümseten bir tesadüf oldu. Festivaller kısa filmler için neredeyse tek nefes alma alanı. Kısa film Türkiye’de çok az destek gören, büyük ölçüde emek ve dayanışmayla ayakta duran bir alan ama yeni sinemacıların ilk adımı çoğu zaman oradan atılıyor. Festivaller bu filmlerin seyirciyle ve sektörle buluşmasını sağlıyor. Bence bunun da ötesine geçip yeni sinemacılara gerçekten yol açmaları, sektöre girmeye çalışanlar için alan yaratmaları gerekiyor.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Seyircinin salondan çıkarken Engin’i ve onun gibi çocukları aklında tutmasını isterim. Hiçbiri bu koşulları seçmedi ama hepsinin hayatı bu koşullarla şekilleniyor. Bir de Musab’a, Birgi’nin çocuklarına ve bu filme emek veren herkese teşekkür etmek isterim.

Banu Bozdemir

Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Skytürk TV’de sinema, sanat ve "Sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Yayınlanmış yirminin üzerinde çocuk kitabı var. Halen cinedergi.com’un editörü, beyazperde.com ve Öteki Sinema yazarı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Yavuz Akyıldız: ‘Festivaller olmasa kimse alternatif dediğimiz sanat filmleri yapmaya çalışmaz’

Kısa filmi “Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye” ile tanıdığımız Yavuz
blank

Umut Şilan Oğurlu: ‘Filmim kurgu ve gerçek arasındaki bulanık bir dünyada geçiyor’

31. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Uluslararası Kısa Film Yarışması’nda