Ekim ayı, televizyonun son 30 yılda gördüğü en düşük reklam gelirini kaydetti. Saat başına ayrılan 12 dakikalık reklam kuşaklarının ancak yüzde 60’ı doldu. Geçen hafta altı dizinin yeni bölümü ekrana gelmedi, dün akşam da tek bir Galatasaray maçı üç diziyi birden yayın akışından sildi. Kanallar yapımcılardan indirim istiyor, yapımcılar oyunculardan… Herkes birbirinin cebine bakıyor ama kimse aynaya bakmıyor!
Sezona bölüm başı 20-30 milyon liralık bütçelerle girenlerin yüzü şimdi kızarıyor. Çirkin, A.B.İ., Aşk ve Taht, Mercan Köşk erkenden veda etti. Sevdam Karadeniz dördüncü bölümünde final yapıyor. Milyonluk bütçelerle başlayan her üç yeni diziden biri 13. bölümü göremedi ve erken finalin faturası 150 milyon lirayı bulabiliyor. Bu bir düzenin iflası.

Magazin muhabirleri de ellerinde mikrofon, başrollerin önünü kesip aynı soruyu soruyor: “Ücretlerinizde indirime gidilirse tepkiniz ne olur?” Özge Özpirinçci bu soruya gayet yerinde bir cevap verdi, meselenin başrollerin indirim yapmasıyla ya da zam almamasıyla çözülmeyeceğini, buna fedakârlık denmesini de doğru bulmadığını söyledi. Katılıyorum. Sorun başrolün kaşesi değil. Sorun dilin eskimesi, 20-30 yıl önce çekilmiş dizilerin bile bugünkülerden daha özgür, daha yenilikçi görünmesi.
Bu sektörün dertlerini ve bindiği dalı kesenleri, kanalıyla yapımcısıyla, 2012’den 2023’e kadar Medyaradar’daki Gözetleme Kulesi köşemde yazdım. Kimseye yaranamadım, oyuncu dostu yazarlar gibi el üstünde tutulmadım. Ziyanı yok ama dilimde tüy bittiği noktada yazmayı bıraktım. Yıllar önce yazdıklarım şimdi başkalarının tespiti olarak manşetlere taşınıyor :)
Aslında sektör birkaç yıl önce çöktü. Yurtdışı satışlarıyla idare ettiler ama deniz kurudu. Üstelik yalnızca dizi de değil, gişe sineması da festival sineması da aynı hastalıktan muzdarip. Bu çöküşü üç başlıkta toplamak mümkün.
Isıtılıp Isıtılıp Önümüze Konan Hikâyeler
Seyirci sıkılınca ne yapacaksınız? Bu soruyu yıllardır soruyorum. 2014’ün ocak ayında Karadayı’nın reyting sırrını yazarken diziden diziye atlayan, sürekli karakter değiştiren oyunculardan sıkıldığımızı, seyircinin artık yeni yüz göremediğini ve magazinleşen oyuncuların inandırma sorunu yaşadığını söylemiştim. 2018’de İçimdeki Fırtına için attığım başlık neydi? “Hep aynı hikaye!” Aradan geçen yıllarda değişen tek şey, o aynı hikâyenin her seferinde biraz daha evcilleşmiş haliyle önümüze sürülmesi oldu.
Eskiden diziler hayatın içinden hikâyeler anlatırdı. Mahalleler, apartmanlar, işçiler, memurlar, küçük insanlar, geçim sıkıntısı, sınıf çatışmaları… Bizimkiler’in apartmanında bütün Türkiye kendi komşusunu görürdü. Süper Baba, üç çocuğunu tek başına büyütmeye çalışan bir babanın derdini anlatırdı. Ekmek Teknesi’nde fırının etrafında dönen hayatın içinde hepimizden bir parça vardı.
İktidar değişince bunların hepsi yavaş yavaş ortadan kayboldu. Yerlerine servetini nereden kazandığını bilmediğimiz zenginler, hangi çağda yaşadığı anlaşılmayan aileler ve sürekli ahlak dersi veren karakterler geldi. Yalılar, konaklar, aşiret ağaları, kurtarıcı kahramanlar… Seyirci kendisini ekranda göremez oldu.
Sıkıldı insanlar. Bu malın artık alıcısı yok, yıldız oyuncu da kurtarmıyor. Kanallar her sezon aynı tarifi biraz daha pahalı malzemeyle pişirip farklı bir sonuç bekliyor. Olmuyor, olmayacak!
Üç Saatlik Esaret
Üç saatlik dizileri sadece daha çok reklam yayınlayabilmek için koyduklarını sanıyorsunuz ama mesele tam olarak öyle değil.
2014 sonunda “Diziler vites arttırdı!” başlıklı yazımda şunu anlatmıştım: Akşam 20:00’de özetle başlayan bir dizi izleme seansı 23:15 civarında ancak bitiyordu. Yeni başlayan diziler iki bölümde on bölümlük malzemeyi harcıyordu, çünkü seyirci saatlerce ekran başında kalıp hiçbir şey görmemekten bıkmıştı. Asıl çarenin dizi sürelerini kısaltmak ve setlerde insanca çalışma şartları oluşturmak olduğunu, yoksa dizi-mizi kalmayacağını yazmıştım. Kimse kılını kıpırdatmadı.
Şimdi düşünün, her şeye karışan RTÜK buraya karışmadıysa, içinde iktidara yarayan bir durum vardır. Ekranda bir kadeh rakı görünce ayağa kalkan, sigarayı buzlayan, öpüşmeyi makasla kesen düzenleyici akıl, üç saat boyunca televizyon karşısında esir tutulan milyonlarca insanı neden görmedi?

Çünkü ortada yalnızca ticari bir tercih yoktu. İktidarın da işine gelen muazzam bir toplumsal uyuşturma mekanizması vardı. Diziler toplumun afyonu oldu, hepimizi her akşam saatlerce uyuşturup propagandayı gırtlağımızdan soktular. Üç saat ekran başında oturan insan sokağa çıkmaz, kitap okumaz, sinemaya gitmez, tiyatroya bilet almaz. Ertesi gün işe gider, akşam yine aynı koltuğa oturur.
İşin ironisine bakın: Daha çok reklam satmak için uzatılan o üç saatin bugün reklamı satılamıyor. Kuşakların yarısına yakını boş, kanallar dizi yayınlamak yerine maç koymayı daha kârlı buluyor. Uyuşturucunun dozu artırıldıkça etkisi azalır, bu sektör de tam olarak bunu yaşıyor.
Otokontrolün Gölgesinde
Süper Baba bugün çekilebilir mi? Çekilemez. İkinci Bahar da çekilemez. Hikâyenin kalbi meyhanede atıyor, nasıl çekeceksiniz! Otokontrol öyle bir noktaya geldi ki ekranda bir masaya rakı konacak mı diye senaryo toplantısı yapılıyor.
25 yıllık siyaset, sektör insanlarını hiçbir cümleyi kuramaz hale getirdi. Yazar yazmadan önce, yönetmen çekmeden önce, kanal yayınlamadan önce kendi kendini sansürlüyor. 2018’de Show TV’nin Yüz Bin Kibrit diye yayınladığı bir filmin asıl adının, birilerini gücendirmesin diye değiştirildiğini yazmıştım. O zaman da söyledim, yine söylüyorum: Bir filmi asıl adıyla yayınlayamıyorsak hiç yayınlamasak daha iyi! Bugün aynı korku, filmin adından senaryonun her satırına sızmış durumda.
O yüksek kaşeler neden verildi?
Özpirinçci haklı, sorun başrolün kaşesi değil ama o kaşelerin hikâyesi ayrıca konuşulmalı. Türkiye’de dizi oyunculuğu öyle büyük bir ekonomik cazibe merkezine dönüştürüldü ki sektörün tepesindeki küçük bir azınlık, toplumun geri kalanından bütünüyle koptu. Bir bölümde, sıradan bir insanın yıllarca çalışarak kazanamayacağı parayı alan yıldızlardan söz ediyoruz. O para oyuncuyu evcilleştirdi. Kaybedecek bu kadar çok şeyi olan insan, ağzını açmadan önce iki kere düşünür.
Bu düzen bilinçli olarak kurulmadı belki ama iktidar tarafından kullanışlı bulundu, korundu ve sömürüldü. Şimdi iktidarın kurduğu tüm yapılar birer birer çökerken dizilerdeki krizi biraz da buradan okuyun.
Kursağımız doldu taştı!
Dizi sektörü kendi bindiği dalı yıllardır kesiyordu, dal nihayet kırıldı. Kanallar yapımcıya, yapımcılar oyuncuya, oyuncular kanala bakıyor ama kimse asıl soruyu sormuyor: Bu ekranda anlatmamıza izin verilmeyen hikâyeler ne zaman anlatılacak? Benden söylemesi, şu yağmacı yobaz tayfa gitmeden o hikâyeleri ekrana çıkarmak mümkün değil.
Afyonun etkisi geçti, seyirci uyandı. Uyanan seyirciye aynı rüyayı bir daha satamazsınız!
MURAT TOLGA ŞEN