Carlos Casas’ın International Film Festival Rotterdam’da prömiyerini yapan yeni filmi Krakatoa, FilmFest München’in (26.06-05.07.2026) en dikkat çekici yapımları arasında yer alıyor. Gösterim sırasında bazı izleyicilerin salonu erken terk etmeyi tercih ettiği film, alışıldık seyir deneyimini zorlayan, yoğun ve duyusal tercihleriyle öne çıkıyor. Nitekim filmdeki bu radikal tercihler, sinema dünyasında son dönemde filizlenen daha geniş kapsamlı bir metodolojik dönüşümün habercisi niteliğinde.
Son yirmi yılda görsel antropoloji ile deneysel sinema arasında dikkat çekici bir yakınlaşma yaşanıyor. Harvard Üniversitesi bünyesinde kurulan Sensory Ethnography Lab (SEL), bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri. Lucien Castaing-Taylor ve Verena Paravel’in öncülüğünde kurulan laboratuvar, etnografiyi duygulanımsal karşılaşmalar aracılığıyla araştıran bir sinema ekolü geliştirdi. Bu yaklaşım, açıklayıcı anlatıyı ve dış ses kullanımını geri plana iterken, gündelik yaşamın ritmini, beden ile çevre arasındaki ilişkiyi ve duyular aracılığıyla kurulan karşılaşmaları filmin temel araştırma alanına dönüştürdü. Böylece sinema, dünyayı temsil eden bir araç olmanın ötesine geçerek, dünyayla kurulan ilişkinin bizzat sınandığı bir düşünme ve araştırma pratiği haline geldi. Leviathan (2012), Manakamana (2013) ve De Humani Corporis Fabrica (2022), bu yaklaşımın farklı yönlerini görünür kılan filmler arasında yer alıyor.
Carlos Casas’ın sineması da uzun yıllardır benzer çerçevede şekilleniyor. Yaklaşık yirmi yıldır sinema, ses sanatı ve enstalasyon üretimi yapan Casas, filmlerinde Aral’dan Chukotka’ya, Sri Lanka’dan Krakatoa’ya uzanıyor ve insan ile yaşadığı çevre arasındaki ilişkiyi peyzaj, ses ve gündelik pratikler üzerinden ele alıyor. Çevresel yıkım, ekolojik kırılganlık, insan ile insan olmayan dünya arasındaki karşılıklı bağımlılık ve jeolojik zaman, filmlerinde tekrar tekrar geri dönen meseleler arasında yer alıyor. Krakatoa, Casas’ın üretim sürecindeki sürekliliği korurken, sinemasında üretim rejiminde yeni bir eşik açıyor. Krakatoa, Casas’ın önceki filmlerindeki etnografik bakışı terk etmiyor; onu kurmaca, belgesel ve enstalasyon pratiğinin kesiştiği hibrit bir sinema biçimi içinde yeniden örgütlüyor.
Film, adını ve ilhamını 1883 yılında insanlık tarihinin en yıkıcı, küresel ölçekte ses getiren volkanik patlamalarından birine sahne olan Endonezya’daki aktif Krakatoa adasından alıyor. Kelime anlamı ve tarihsel yükü itibarıyla “büyük yıkım”, “doğanın muazzam gücü” ve “yerkürenin sesi” ile özdeşleşen bu isim, Casas’ın sinemasında sıradan bir mekanın ötesine geçerek bir metafora dönüşüyor. Film, Krakatoa’nın tarihsel belleğini Anak Krakatoa’nın güncel jeolojik varlığıyla ve Kesuma’nın yolculuğuyla bir araya getirirken, farklı zaman katmanlarını aynı peyzaj içinde buluşturuyor.
Krakatoa filminin başında Casas, kamerasını Kesuma isimli bir balıkçının gündelik yaşamına yerleştiriyor. Kamera onu teknesinde çalışırken, denize açılırken, ağlarını toplarken, yemek hazırlarken ya da sessizlik içinde tek başına dinlenirken izliyor. Bu sırada Kesuma’nın bedeni çoğu zaman bulunduğu mekanın geometrisi içinde konumlandırılıyor. İskele direkleri, ağların dokusu, teknenin ahşap yüzeyleri ve denizin genişliği, Kesuma’yı çevreleyen görsel düzenin ayrılmaz parçalarına dönüşüyor. Filmin ilk bölümünde kurulan bu görsel ilişki, ileride volkanik peyzaj içinde belirginleşecek bakışın da hazırlığını yapıyor.
Kesuma’nın içinde bulunduğu salın denizin ortasında alabora olmasıyla birlikte filmin görsel ölçeği de değişmeye başlıyor. Açık denizin sonsuzluğu içinde neredeyse nokta haline gelen insan figürü, artık çevresini kontrol eden bir özne değil, onun içinde savrulan kırılgan bir beden olarak izleniyor. Bundan sonra başlayan yolculuk, denizden kıraç kıyılara, ormandan volkanik araziye ve mağaralara doğru ilerliyor. Ancak bu rota, klasik anlamda bir hayatta kalma rotası olarak kurulmuyor. Yönetmen karakterin psikolojisiyle ilgilenmiyor. Onun mekanla kurduğu ilişkiye odaklanıyor. Film boyunca görülen her yeni mekan, insan ile yaşadığı coğrafya arasındaki ilişkinin yeniden kurulduğu başka bir görsel ve duyusal eşik açıyor.
Filmin ilk bölümünde Kesuma’nın gündelik yaşamına belirli bir mesafeden eşlik eden kamera, yolculuk ilerledikçe onun yüzünden giderek uzaklaşıyor. Yakın planlar seyrekleşirken, beden çoğu zaman arkadan, uzaktan ya da silüet olarak görülüyor. Böylece dikkat karakterin yürüdüğü zeminin dokusuna, ışığın değişimine ve peyzajın ritmine yöneliyor. Kamera artık bir karakteri takip etmekten çok, beden ile volkanik çevre arasındaki ilişkiyi gözlemliyor.
Aynı dönüşüm renk kullanımında da izleniyor. Filmin başındaki denizin mavi ve gri tonları, yerini giderek külün matlığına, bazaltın siyahına, pasın kahverengisine ve lavın yoğun kızılına bırakıyor. Peysaj değiştikçe, Kesuma’nın bedeni de aynı renk alanının içine çekiliyor. Kıyafetleri, teni ve silüeti çevresindeki taşlarla ve lavın ışığıyla giderek aynı yüzeyi paylaşmaya başlıyor. Filmin sonlarına doğru ise beden neredeyse bir gölgeye sonra da ışığın ve volkanik maddenin içinde seçilebilen geçici bir ize, doğanın bir dokusuna dönüşüyor.
Krakatoa’nın biçimsel bütünlüğünü kuran en önemli unsurlardan biri olarak ses tasarımının başarısını da belirtmek gerekiyor. Filmde ses, görüntüyü destekleyen ya da dramatik etkiyi artıran bir unsur olarak çalışmıyor; filmin mekansal deneyimini kuran asli bileşene dönüşüyor. Rüzgarın sürekli yön değiştiren uğultusu, yeraltından yükselen düşük frekanslı titreşimler, suyun akışının sesi, mağaraların yankısı ve elektronik ses katmanları birbirinden ayrışmıyor; tek bir akustik dokunun içinde eriyor gibi hissediliyor. Filmi izlerken, bir süre sonra hangi sesin doğaya, hangisinin ses tasarımına ait olduğunu ayırt etmek neredeyse imkansız duruma geliyor. Özellikle mağara sekanslarında görüntüden çok, ses yön duygusunu belirliyor. Yankılar, derin frekanslar ve giderek soyutlaşan ses katmanları, kapalı mekanın fiziksel sınırlarını görünür kılmaktan çok hissedilir kılıyor. Seyirci yalnızca mağarayı görmüyor; onun hacmini, derinliğini ve boşluğunu işiterek algılıyor.
Filmin tüm dokusuna yayılan bu sanatsal ve yaratıcı yaklaşım, filmin finalinde en yoğun ifadesini buluyor. Görüntü beyaz ışık içinde çözülürken ses varlığını sürdürmeye devam ediyor. Sinemanın alışıldık görsel merkeziliği kısa süreliğine askıya alınıyor; geriye yönünü, mesafesini ve ölçeğini büyük ölçüde işiterek kurmaya çalışan bir seyir deneyimi kalıyor.
Krakatoa’nın asıl başarısı, sinematografik unsurları volkanik peyzajın maddeselliğiyle kusursuz bir uyum içinde eritebilmesidir. Titizlikle kurgulanmış geometrik kadrajlar, hipnotik renk tonları ve yeraltından yükselen o sismik titreşimler, salondan çıktıktan çok sonra bile bedende yankılanmaya devam ediyor ve bizi bir süreliğine o volkanik coğrafyanın canlı bir parçası haline getiriyor.
Alışıldık anlatı kalıplarının dışında bir sinema deneyimine açık olanlar için Krakatoa, FilmFest München kapsamında 5 Temmuz 2026’ya kadar izlenebilir.
