Gülper Ergün: ‘Gastronomi ve sinema aslında aynı sorunun peşinden gidiyor’

Uluslararası Gastronomi Film Festivali fikri ilk nasıl doğdu? Sizi bu alanın içine çeken kırılma anı neydi?

Sanırım buna tek bir kırılma anı demek doğru olmaz. Daha çok yıllar içinde biriken bir farkındalığın zamanla kendi cümlesini bulmasıydı. Gastronomi alanında çalışırken şunu çok net görmeye başladım: Yemek hiçbir zaman yalnızca yemek değil. Bir tarifin içinde göç var, emek var, iklim var, sınıf var, bazen yas var, bazen kutlama var. İnsanlar çoğu zaman tarih kitaplarında bulamadıkları şeyleri mutfaklarında saklıyor. Sinema da bana hep benzer bir yerden seslendi. Çünkü iyi bir film de görünenin altında saklı olanı açığa çıkarıyor. Bir sofradaki sessizlikle bir ailenin hikâyesini, bir ekmek kırıntısıyla bir coğrafyanın hafızasını anlatabiliyor.

Bir noktadan sonra şunu fark ettim: Gastronomi ve sinema aslında aynı sorunun peşinden gidiyor. İnsan kimdir? Bir yere nasıl ait olur? Neyi hatırlar, neyi unutur? Festival fikri biraz buradan doğdu. Çünkü bize göre bir toplumun ruhunu anlamak için yalnızca ne anlattığına değil, nasıl beslendiğine de bakmak gerekiyor. Sofralar ve filmler, insanın kendisi hakkında anlattığı en eski iki hikâye olabilir.

Gastronomi Film Festivali fikri ilk ortaya çıktığında insanların tepkisi ne oldu? “Yemek filmi festivali mi olur?” diyen çok çıktı mı?

Elbette çıktı. Hatta ilk zamanlarda en sık duyduğumuz sorulardan biri buydu. Çünkü gastronomi hâlâ büyük ölçüde yemek tarifleriyle, restoranlarla ya da televizyon programlarıyla ilişkilendiriliyor. Sinema ise daha ayrı bir alan gibi düşünülüyor. Biz bu soruyu hiçbir zaman olumsuz karşılamadık. Tam tersine, bize ilginç geldi. Çünkü insanlar “Yemek filmi festivali mi olur?” diye sorarken aslında şunu da sormuş oluyorlardı: “Yemek bize ne anlatabilir ki?”

Oysa biraz düşününce hayatımızdaki en önemli anların çoğunun bir sofranın etrafında geçtiğini fark ediyoruz. İlk kutlamalar, vedalar, barışmalar, bayramlar, yaslar, aşk hikâyeleri. İnsan hayatının en temel sahnelerinin çoğunda yemek var. Sinema da zaten insanı anlatma sanatı. Dolayısıyla bize göre asıl şaşırtıcı olan gastronomi ve sinemanın yan yana gelmesi değil, bu kadar uzun süre ayrı düşünülmüş olması. Zamanla insanlar da festivalin yalnızca yemekleri değil; yemek üzerinden kültürü, hafızayı, göçü, üretimi ve insan hikâyelerini konuştuğunu gördü. Sanırım o noktadan sonra “Yemek filmi festivali mi olur?” sorusu yerini başka bir soruya bıraktı: Biz bunu neden daha önce düşünmedik?”

blank

Festivalin kuruluş aşamasında sizi en çok zorlayan şey ne oldu?

Açıkçası en zor şey organizasyonel detaylar değildi. Her yeni projede bütçe, zaman, lojistik ya da kaynak gibi meseleler mutlaka oluyor. Beni asıl düşündüren şey, yeni bir fikrin dilini kurabilmekti. Çünkü alışık olduğumuz kategorilerin dışında bir şey öneriyorduk. İnsanlar sinemayı biliyordu, gastronomiyi biliyordu ama ikisinin neden aynı cümlede buluştuğunu anlatmak gerekiyordu. Gastronomiyi yalnızca yemek, sinemayı yalnızca film olarak görmeyen bir bakış açısını tarif etmeye çalışıyorduk. Yeni fikirlerin en ilginç tarafı da bu sanırım. Başlangıçta insanlar size ne yaptığınızı değil, neden yaptığınızı soruyor. Siz de önce kendi fikrinizin anlamını derinleştiriyorsunuz.

Zamanla şunu gördüm: Eğer bir fikrin gerçekten sahici bir zemini varsa, insanlar onunla bağ kurmanın yolunu buluyor. Çünkü kültür alanında insanlar çoğu zaman mükemmel projelere değil, samimi ve gerekli fikirlere karşılık veriyor. Belki en zorlayıcı taraf buydu; bir festivali organize etmekten çok, onun neden var olması gerektiğini anlatabilmek. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, en öğretici kısmın da tam olarak orası olduğunu düşünüyorum.

Festival seçkisini oluştururken sizi en çok heyecanlandıran şey ne oluyor? Teknik kalite mi, hikâyenin insani tarafı mı, yoksa kültürel cesaret mi?

Elbette sinema bir zanaat. İyi bir kurgu, güçlü bir görüntü dili ya da anlatım becerisi her zaman önemli. Ama bizi en çok heyecanlandıran şey bunların ötesinde, filmin insanla kurduğu ilişki oluyor. Çünkü teknik mükemmeliyet öğrenilebilir bir şey. Oysa bir hikâyenin gerçekten insanın içine dokunabilmesi daha nadir karşılaştığımız bir durum. Ben bir film izlerken çoğu zaman şunu düşünüyorum: Bu hikâye bana bilmediğim bir şeyi gösterebildi mi? Dünyaya bakışımı bir santim bile olsa değiştirebildi mi? Bir insanı, bir coğrafyayı ya da bir duyguyu daha derinden anlamamı sağlayabildi mi?

Kültürel cesaret dediğimiz şey de biraz burada başlıyor aslında. Çünkü cesaret her zaman yüksek sesle konuşmak değil. Bazen kimsenin bakmadığı yere bakabilmek. Görünmeyeni görünür kılabilmek. Özellikle gastronomi sinemasında bizi en çok etkileyen işler, yemeği bir süs ya da dekor olarak kullanmayan filmler oluyor. Bir tabaktan yola çıkarak bir toplumu, bir aileyi, bir göç hikâyesini ya da bir yaşam biçimini anlatabilen filmler… Sanırım seçkilerde bizi en çok heyecanlandıran şey bir filmin bize yeni bir bilgi vermesi değil, yeni bir dikkat kazandırması. Çünkü kültür dediğimiz şeyin özü biraz da dikkat etmeyi öğrenmek bizce.

Bir toplumun mutfağıyla sineması arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?

Mutfakla sinema arasında sandığımızdan çok daha derin bir akrabalık var. Çünkü ikisi de bir toplumun kendisi hakkında anlattığı hikâyelerden oluşuyor. Bir toplumun mutfağına baktığınızda yalnızca ne yediğini görmezsiniz; neyi değerli bulduğunu, neyi koruduğunu, hangi koşullarda yaşadığını ve hafızasını nasıl taşıdığını da görürsünüz. Sinema da benzer şekilde çalışır. O da bir toplumun korkularını, özlemlerini, çelişkilerini ve hayallerini görünür kılar. Bu yüzden tariflerle hikâyeler arasında düşündüğümüzden daha güçlü bir bağ var. İkisi de kuşaktan kuşağa aktarılır. İkisi de zamanın içinden geçerek dönüşür. İkisi de unutulmaya karşı bir direnç biçimidir.

Dikkat ederseniz büyük tarih anlatıları çoğu zaman savaşları, devletleri ve kahramanları kaydeder. Ama gündelik hayatın hafızasını taşıyan şeyler çoğu zaman filmler ve tariflerdir. Bir dönemin nasıl koktuğunu, insanların nasıl beklediğini, nasıl yas tuttuğunu ya da nasıl kutlama yaptığını bazen bir film sahnesinden ya da bir yemek tarifinden daha iyi öğrenirsiniz. Gastronomi ve sinema insana yalnızca dünyayı anlatmıyor; insanın dünyadaki yerini de hatırlatıyor.

Türkiye’de gastronomi son yıllarda ciddi biçimde popülerleşti. Sizce bu ilgi gerçek bir kültürel dönüşüm mü, yoksa biraz “instagramlık hayat” etkisi mi?

Sanırım ikisi de. Her kültürel dönüşüm kendi yüzeyselliğini de beraberinde getiriyor. Elbette bugün gastronominin görünürlüğünde sosyal medyanın büyük etkisi var. İnsanlar artık ne yediklerini, nerede yediklerini ve nasıl deneyimlediklerini paylaşmak istiyor. Bunun olumlu tarafları da oldu; yerel üreticiler görünürlük kazandı, farklı mutfaklar daha fazla konuşulmaya başladı ve gastronomi daha geniş kitlelerin ilgisini çekti. Ama gastronomiyi yalnızca görsel bir deneyime indirgediğimizde önemli bir şeyi kaçırıyoruz. Çünkü gastronomi yalnızca tabağın kendisiyle ilgili değil; o tabağın arkasındaki emekle, üretim bilgisiyle, coğrafyayla ve kültürel hafızayla ilgili.

İnsanlar artık yemeğin nereden geldiğini, kim tarafından üretildiğini, hangi mevsimde yetiştiğini ve nasıl bir hikâye taşıdığını daha fazla merak ediyor. Bu merakın kendisi çok kıymetli. Çünkü bir kültürün olgunlaşması, tüketimden çok soru sormaya başlamasıyla ilgili. Bana göre bugün gastronomi alanında yaşanan en umut verici değişim de bu. İnsanlar yalnızca ne yediklerini değil, yediklerinin dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu da sorgulamaya başlıyor.

Gastronomi temalı filmler sizce neden seyircide bu kadar güçlü duygular uyandırıyor? Açlık mı, nostalji mi, aidiyet mi?

Bunun tek bir cevabı olmayabilir. Çünkü yemek insan hayatında yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda duygusal, kültürel ve hatta varoluşsal bir alan. İnsan sevdiği insanları çoğu zaman bir sofranın etrafında hatırlıyor. Çocukluğunu bir kokuyla, bir bayramı bir tatla, kaybettiği birini bazen yıllardır yapmadığı bir yemekle anımsıyor. Bu yüzden gastronomi filmleri aslında yalnızca açlıkla ilgili değil; hatırlamakla ilgili. Bana göre bu filmlerin en güçlü tarafı, insanın savunmalarını çok sessiz bir yerden aşabilmeleri. Bir politik tartışma, bir tarih kitabı ya da bir haber bizi ikna etmeyebilir. Ama bir annenin hamur açışını, bir üreticinin toprağa dokunuşunu ya da yıllar sonra aynı sofraya oturan insanların sessizliğini izlediğimizde başka bir yerden etkileniyoruz.

Çünkü yemek gündelik hayatın içindedir. Gündelik hayatın içinde olan şeyler de çoğu zaman insanın en derin hafızasına yerleşir. Ben gastronomi filmlerinin seyirciyi en çok aidiyet duygusundan yakaladığını düşünüyorum. Ama bu aidiyet yalnızca bir yere ait olmak değil; bir aileye, bir dile, bir çocukluk anısına ya da bazen artık var olmayan bir dünyaya ait olma hissi. Belki de bu yüzden insanlar gastronomi filmlerinde yalnızca yemek görmüyor. Kendilerinden bir parçayı görüyorlar. İnsanı en çok etkileyen hikâyeler de çoğu zaman kendini içinde bulabildiği hikâyeler oluyor.

Türkiye’de gastronomi konuşulurken hep şefler öne çıkıyor ama mutfağın gerçek kahramanları çoğu zaman görünmez emekçiler. Festival bu görünmeyen tarafı gösterebiliyor mu?

Açıkçası gastronomi alanında beni en çok düşündüren meselelerden biri bu. Çünkü bir yemeğin hikâyesi çoğu zaman onu servis eden noktada başlıyor gibi anlatılıyor. Oysa asıl hikâye çok daha önce başlıyor. Bir tohumun toprağa düşmesinde, sabah gün doğmadan tarlaya giden üreticide, yıllardır aynı bilgiyi kuşaktan kuşağa aktaran kadınlarda, küçük aile işletmelerinde, balıkçılarda, çobanlarda, mevsimi takip ederek yaşayan insanlarda. Gastronomi dediğimiz şey aslında büyük ölçüde görünmeyen emek üzerine kurulu. Fakat modern dünyada görünür olanla değerli olanı birbirine karıştırmaya başladık. Oysa görünmeyen şeyler çoğu zaman hayatın taşıyıcı kolonlarıdır.

Festivalde özellikle ilgilendiğimiz alanlardan biri de bu. Çünkü biz gastronomiyi yalnızca sonuç üzerinden okumuyoruz. Bir tabağa ulaşana kadar geçen yolu da hikâyenin parçası olarak görüyoruz. Bu yüzden seçkilerimizde üreticileri, yerel bilgiyi, kaybolmaya yüz tutmuş üretim biçimlerini, kadın emeğini ve kültürel aktarımı anlatan işlere özel bir yer açmaya çalışıyoruz.

Fine dining kültürü bazen insana şunu düşündürüyor: “Yemek mi yiyoruz yoksa ekonomik statü mü satın alıyoruz?” Siz bu dönüşümü nasıl okuyorsunuz?

Aslında yemek ile statü arasındaki ilişki yeni bir şey değil. Tarih boyunca sofralar güç ilişkilerini, sınıfsal ayrımları ve toplumsal hiyerarşileri görünür kılan alanlardan biri oldu. Bu anlamda bugünün dünyası geçmişten tamamen farklı değil. Ama bugün asıl konuşmamız gereken şey başka. Yemekle kurduğumuz ilişkinin ne kadar derin olduğu. Çünkü bir tabağın pahalı olması onu kültürel olarak anlamlı kılmıyor. Aynı şekilde sade olması da otomatik olarak değerli olduğu anlamına gelmiyor. Biz ekip olarak gastronomiyi biraz ilişki biçimi olarak görüyoruz. Toprakla kurulan ilişki, üreticiyle kurulan ilişki, mevsimle kurulan ilişki, hafızayla kurulan ilişki gibi. Eğer bütün bunlar kayboluyorsa, geriye yalnızca tüketilecek bir nesne kalıyor.

İyi gastronomi bize göre gösterişle değil, farkındalıkla ilgili. İnsan bazen çok büyük bir ustalığı en sade tabakta görebiliyor. Çünkü mesele malzemenin fiyatı değil; ona nasıl bakıldığı, nasıl üretildiği ve nasıl bir hikâye taşıdığı. Fine dining elbette gastronominin önemli ifade biçimlerinden biri. Ama gastronominin tamamı değil. Bir ülkenin mutfak kültürü yalnızca restoranlarda değil; evlerde, pazarlarda, üretim alanlarında, mahalle sofralarında ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgilerde de yaşıyor.

Gastronomi filmlerinde sizi en çok etkileyen şey ne? Açlık mı, tutku mu, yalnızlık mı, sınıf meselesi mi?

Sanırım bunların hiçbirini birbirinden tamamen ayıramayız. Çünkü iyi filmler zaten hayatı kategorilere ayırarak anlatmıyor. Açlık dediğimiz şey bazen yalnızlığa dönüşüyor, yalnızlık aidiyetsizliğe, aidiyetsizlik sınıf meselesine. Beni en çok etkileyen şey galiba insanın kırılganlığı. Gastronomi filmlerinde yemek çoğu zaman merkezde gibi görünür ama aslında anlatılan şey insanın kendisi oluyor. Sevme biçimi, bekleme biçimi, kaybetme biçimi. Bir sofraya dikkatle baktığınızda bunu görebiliyorsunuz. Kim konuşuyor, kim susuyor, kim servis ediyor, kim bekliyor, kim en son oturuyor. Bütün bunlar bize insanlar hakkında çok şey anlatıyor.

Bir tabak bazen sınıfsal bir hikâye anlatıyor, bazen göçü, bazen emeği, bazen de insanın dünyadaki yerini. Bu yüzden gastronomi filmlerinde bizi en çok etkileyen şey açlık değil. Açlığın neye duyulduğu. İnsan her zaman ekmeğe aç olmuyor. Bazen eve, bazen hatırlanmaya, bazen anlaşılmaya, bazen de ait hissedebileceği bir yere aç oluyor. İyi gastronomi filmi ölçütümüz tabağın içindekini değil, tabak üzerinden insanın içindekini görmekle alakalı.

Bugün Türkiye’de gastronomi kültürü gerçekten yerel olanı mı büyütüyor, yoksa dünyaya benzemeye çalışan steril bir “uluslararasılık” mı üretiyor?

Aslında ikisini de görüyoruz. Bir tarafta yerel ürünlerin, coğrafi işaretlerin, üreticilerin ve bölgesel mutfakların daha görünür hâle geldiği sevindirici bir süreç var. Bu çok kıymetli. Çünkü uzun yıllar boyunca sahip olduğumuz kültürel zenginliğin ne kadar büyük olduğunu biz bile yeterince konuşmadık. Ama diğer tarafta, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bizde de birbirine benzemeye başlayan bir estetik dil oluşuyor. Aynı tabaklar, aynı sunumlar, aynı kelimeler, aynı deneyimler. Bazen dünyanın herhangi bir yerinde olabilecek bir restoranın içinde oturuyor gibi hissediyorsunuz. Oysa kültür biraz farklılıkla ilgili. Bir yere seyahat ettiğimizde aslında kusursuzluğu değil, o yere özgü olanı arıyoruz. Çünkü hafızamızda kalan şey çoğu zaman standartlaşmış olan değil, karakter sahibi olan.

Biz uluslararası olmanın dünyaya benzemek anlamına geldiğini düşünmüyoruz. Tam tersine, dünyayla konuşabilmenin ön koşulu kendi sesini bulabilmek. Bir mutfak ancak kendi toprağını, kendi iklimini, kendi hikâyesini ciddiye aldığında evrensel bir karşılık üretebilir. Bu yüzden bize göre mesele yerel mi uluslararası mı sorusu değil. Mesele ne kadar sahici olduğumuz. Çünkü kökleri olmayan hiçbir şeyin dünyaya söyleyecek uzun bir sözü olmuyor. Anadolu’nun mutfak hafızası binlerce yıllık bir birikime dayanıyor. Bizim ihtiyacımız olan şey yeni hikâyeler icat etmek değil; zaten burada olan hikâyeleri dikkatle dinleyebilmek.

Gastronomi ve sinema aslında hafıza sanatları. İkisinin de insanda çocukluk duygusu yaratma gücü var. Sizde bunu tetikleyen film ya da yemek hangisi?

Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri sıcak ekmeğin kokusuydu sanırım. Çünkü bazı evlerde yemek yalnızca yemek olmuyor; evin hâlâ ayakta olduğunun hissi oluyor. Bu yüzden bende çocukluk duygusunu tetikleyen şey çoğu zaman çok gösterişli yemekler değil. Taze ekmek, bir çorbanın buharı ya da kalabalık bir sofra. İnsan büyüdükçe şunu fark ediyor: Özlediği şey çoğu zaman yemeğin kendisi değil, o yemeği birlikte yediği insanlar. Sinemada da benzer bir durum var. Bazı filmleri hikâyeleri için değil, size hatırlattıkları şeyler için seversiniz. Bir film sizi bir anda yıllar öncesine götürebilir.

Bugünün dünyasında insanlar aynı sofraya oturmayı bile unutur hale geldi. Sizce gastronomi hâlâ birleştirici bir kültür olabilir mi? Festivalin böyle bir misyonu var mı?

Biz sofranın insanlık tarihindeki en güçlü kültürel araçlardan biri olduğunu düşünüyoruz. Çünkü sofra yalnızca yemek yenen bir yer değil; birlikte yaşamanın öğrenildiği ilk alanlardan biri. Dikkat ederseniz birçok kültürde sofranın yazılı olmayan kuralları vardır. Son kişi gelmeden başlamamak, ekmeği bölüşmek, misafire yer açmak, büyükleri beklemek gibi. Bunlar yalnızca görgü kuralları değil; birlikte yaşamanın küçük pratikleri aslında. Bugün teknolojik olarak birbirimize hiç olmadığımız kadar yakınız ama aynı ölçüde yalnızlaştığımızı da görüyoruz. Belki bu yüzden insanlar artık yalnızca bilgiye değil, gerçek karşılaşmalara ihtiyaç duyuyor.

Biz gastronominin hâlâ çok güçlü bir birleştirici dil olduğuna inanıyoruz. Çünkü aynı sofrada oturduğunuzda insanlar önce birbirlerinin fikirlerini değil, insanlığını görmeye başlıyor. Bu çok kıymetli bir şey. Festivalin çıkış noktalarından biri de biraz bu aslında. Biz yalnızca film gösteren ya da yemek konuşan bir yapı kurmak istemedik. İnsanların birbirini dinleyebildiği, farklı disiplinlerin, farklı kuşakların ve farklı hayat deneyimlerinin aynı masa etrafında buluşabildiği bir alan yaratmak istedik. Bize göre kültürün en önemli işlevlerinden biri, insanın dünyayla arasındaki mesafeyi azaltmasıdır. Bugün hâlâ aynı sofranın etrafında oturabiliyorsak, birbirimizin hikâyesini dinleyebiliyorsak ve farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmenin yollarını arıyorsak, umut için hâlâ güçlü sebeplerimiz var demektir.

Çocukluğunuzdan kalan bir yemek kokusu seçmeniz gerekse bu hangisi olurdu?

Sıcak ekmek kokusu. Bana güven duygusunu da hatırlatıyor. Benim için sıcak ekmek biraz ev demek, biraz emek demek, biraz da insanın ait olduğu yere geri dönebilmesi demek.

Festival boyunca unutamadığınız en ilginç anı nedir?

Geçen yıl gösterimlerden birinin ardından farklı yaşlardan ve farklı ülkelerden insanların aynı sofranın etrafında çocukluk yemeklerini anlatmaya başladığı bir an vardı. Bir süre sonra filmden çok hafızalar konuşuluyordu. O masada fark ettiğim şey şuydu: İnsanlar birbirlerinin dilini bilmeyebilir ama çocukluğunu anlatmaya başladığında çok hızlı anlaşabiliyor.

Sinema mı daha birleştirici, yemek mi?

Sanırım ikisi de tek başına değil; birlikte daha güçlü. Çünkü yemek insanları aynı masaya oturtabiliyor, sinema ise aynı hikâyenin içine davet edebiliyor. Biri bedeni, diğeri hayal gücünü besliyor. Bu yüzden festivali kurduk. Bazı karşılaşmaların gerçekleşebilmesi için hem sofraya hem hikâyeye ihtiyaç var.

Son olarak, seyirciyi bu yıl festivalde nasıl bir deneyim bekliyor?

Biz programı oluştururken filmleri, söyleşileri, tadımları ya da etkinlikleri birbirinden bağımsız başlıklar olarak düşünmedik. İnsanların aynı gün içinde bir filmden çıkıp bir üreticiyle konuşabileceği, bir tadım deneyimine katılıp sonra bir yönetmenin hikâyesini dinleyebileceği karşılaşmalar tasarlamaya çalıştık. Biz sanatın da gastronominin de insanı dünyaya biraz daha dikkatli bakmaya davet ettiğine inanıyoruz.

Eğer insanlar festivalden ayrılırken yalnızca izledikleri filmleri değil; içlerinde kalan bir soruyu, yeni bir bakış açısını ya da uzun süre unutamayacakları bir karşılaşmayı da yanlarında götürüyorlarsa, o zaman amacımıza ulaşmışız demektir.

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen, sinema eleştirmeni, senarist, oyuncu ve Öteki Sinema’nın kurucusudur. OFCS (Online Film Critics Society) üyesidir. Sinema yazılarına 2001 yılında DivxTR, ardından Divx Planet’te başlamış, 2005 sonunda Öteki Sinema'yı kurmuştur.

Yayıncılık kariyerine 90’lar radyo çılgınlığında Gölcük Mega FM ve Radyo Paradise başlamıştır. Salçalı Makarna adlı radyo şovunun yaratıcısıdır. İzmit Sabancı Kültür Tiyatrosu üyesidir.

2012-2023 yılları arasında Medyaradar’da televizyon sektörüne dair eleştiriler kaleme almış, 2014-2016 sezonunda Okan Bayülgen’in Dada Dandinista programında yazı grubunu yönetmiştir. 2017-2019 yılları arasında Antalya Sinema Derneği’ne danışmanlık yapmış, 2014-2023 döneminde Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nda oyuncu olarak yer almıştır.

“Bir Notanın Hikayesi” belgeselinin senaristi, “Bir İz – Madımak” belgeselinin danışmanı ve “Agatha’da Cinayet” adlı tiyatro oyununun yazarıdır. Sinema yazılarına Öteki Sinema’da devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

Nusret Öztunalı: ‘Gerçek hikayelerimiz filmlerimizden korkunç!’

'Gerçek hikayelerimiz filmlerimizden korkunç!' Nusret Öztunalı 75 yaşında bir ihtiyar
blank

Ragıp Türk: ‘Üzerimize çullanan yoğun bilgiyi tam sindiremedik’

Yeni projesi Tor ile ilgili gelişme ve detayları da aktaran