Dalya Keleş’i Yerçekimi filmi sayesinde tanıdım. Filmin anlatım dili, büyüme hikayesine uzanan noktalarda karakterin yaşadığı uyumsuzluk ve aynı zamanda filmin isminin yarattığı yoldaşlık filme masalsı ve ayrıksı bir hava katıyor. Dalya’ya sorularımı ilettim, o da büyümeye direnen Deniz’in hikayesini bizimle paylaştı…
Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir
Merhaba Dalya, öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?
Merhaba Banu. Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümü mezunuyum. İstanbul’da yaşıyorum ve bağımsız sinema ile ilgileniyorum.
Yerçekimi gerek konusu gerek anlatım şekli biraz da masalsı ve fantastik yapısıyla öne çıkıyor. Öncelikle bu fikrin nasıl ortaya çıkıp şekillendiğini sormak isterim..
Üniversitede aldığım senaryo dersiyle başlamıştı. İki arkadaşın birbirinden kopuşu ve değişimi üzerine bir logline ile başlamıştım. Ardından bu kopuşun nedenlerine inince ayrıntılar ön plana çıkmaya başladı. Aslında filmi fantastik bir yapıda kurmak gibi bir niyetim yoktu. Çocukların doğa üstüne olan merakını ve heyecanını, arkadaşlıklarına özel bir dilde anlatmak istemiştim. Deniz’in büyümek istemeyişinin sembolüydü aslında biraz, akranları ergenliğe hazırlanırken onun hala uzaylılardan bahsetmesi. Ardından son sahnenin hayatımıza girmesiyle işler değişti.
Deniz ve Umut üzerinden, daha çok Deniz üzerinden güzel bir büyüme hikâyesi sunuyorsun. Kendini farklı hisseden çocukların çoğunluk arasında yalnız kaldığını, çoğu zaman zorbalandığını biliyoruz. Deniz’in de zaman zaman süngüleri düşüyor ama sanırım yerçekimi imdada yetişiyor. Biraz o metaforu açmanı istesem…
Dediğim gibi, Deniz çocuk bir karakter olarak canlandı ilk kafamda. Yerçekimi de ne zaman büyümeye başlasa, ona bunun ağırlığını hissettiren diğer karakterimiz oldu. Çünkü büyümek için uyum sağlaması gerekiyor ve karakterin dönüşümü de tam burada başlıyor. Yerçekimi de bu serüvende Deniz’e yoldaş oluyor. Bu yoldaşlık benim için başta yalnızca hatıralarımla çocuk dünyasına yaklaşmamı sağlayan bir element ve istediğim hikâyeyi anlatmama hizmet edecek bir araçtı. Şimdi bunu bir yoldaşlık olarak görebilmek beni şaşırtıyor. Sinema tanrıları gerçekten de var sanırım. (Gülüyor.)
Plüton, uzaylılar, onlarla iyi anlaşırız kelimeleri bir oyun cümleleri gibi olsa da Deniz’in kendisini uzaylı gibi, olmayan, görünmeyen bir gezegen gibi hissetmesiyle alakalı… Bu filmi çekerken çocuklarla nasıl bir çalışma yaptınız, onların dünyasına nasıl girdiniz?
Çocuklara önce hikâyeyi verip yorumlarını dinledim. Mustafa gerçekten de Deniz’i anlayan bir Umut gibi yorumladı, çok olgun ve merhametli bir yerden. Onun en yakın kız arkadaşıyla olan ilişkisini, beraber yaptıkları şeyleri dinledim. Havuzları olsaydı birlikte neler yaparlardı gibi sorular yönelttim. Sudem’le de benzer ama daha dikkatli bir çalışma yaptık. Sahne sahne Deniz’in duyguları ve Sudem’in bu sahnelerde neler hissettiği üzerine konuştuk. Ayrıştığı yerlerde de Deniz’le empati yapabilmesi, bazı benzerlikler bularak hem onu anlaması hem de kendini ondan ayrıştırması işimize çok yaradı. Ardından zoom üzerinden çalışmaya başladık ve belirli ödevler vererek birbirlerine ve bana alışmalarını sağlamaya çalıştım. Bu ödevler karakterler veya oyunculuk üzerine değil; gündelik, çocukların o hafta kendi yaşadıkları şeylere odaklıydı. Ardından birlikte yapabilecekleri, karakterlerin dünyasına yönelik ödevlerle çeşitlendirmeye çalıştım.
Çocuk kitapları yazan biri olarak filmi biraz da bir kitap gibi okudum ve koyduğunuz metaforlar hoşuma gitti, bu kırılgan yalnızlığı doğru ve güzel anlattığınızı görmek hoştu. Bu konuda neler söylersin?
Öncelikle teşekkür ederim. Çocuklarla ilgili bir film olmasaydı metafor koymazdım diye düşünüyorum. Çünkü fantastik elementler onların dünyasına ait, mucizeler de ancak onların dünyasında gerçekleşebilir gibi geliyor. Bizim de yetişkinler olarak mucizelere çok ihtiyacımız var.
Filmde büyüklerin olmaması da özellikle tercih edilmiş gibi…
Hikâyeye hizmet edecek bir yanları yoktu. Özellikle kısa metraj senaryoyla uğraşınca olabildiğince tek bir şey üzerine odaklanmaya çalışıp bunu en minimuma nasıl indiririm diye düşünüyorsunuz. Ve filmin fantastik yapısı da, çocukların dünyasına aitti ve öyle kalsın istedim.
Havuz konusu da çok hoş, nasıl doldurduğunuzu merak ettim doğrusu. Burada biraz da prodüksiyon devreye giriyor, onu nasıl hallettiniz? Filmi hangi koşullarda çektiğinizi sorsam…
Havuzun hikâyeye sağladığı tonu çok seviyorum. Sağ olsun yapımcım Didem Nur Yayman da aynı duygular içerisindeydi ve tüm zorluklara rağmen VFX denemek zorunda kalmadık ve havuzu doldurduk. Havuz, diğer mekanlara oldukça uzak bir köydeydi. Yanına yapılacak bir villanındı ve henüz inşaatı bitmemişti. Hatta bundan dolayı içerisinde bir delik olduğundan havuz iki gün boyunca dolmadı ve seti yarım gün uzatmak zorunda kaldık. Prodüksiyon ekibi ciddi bir emek sarf etti bunun için. Özellikle Mestan Amca’ya çok teşekkürlerimi iletiyorum buradan.
Umut’un arkadaşından uzaklaşması konusu biraz üzdü. Diğer arkadaşlarından gelen tepkiler üzerine geri adım atması Deniz’in hayatı boyunca yaşayacağı sorunları, belki de ihtiyaç duyacağı mucize anları mı işaret ediyor?
Reel dünyamızda mucizelerimizi kendimiz yaratıyoruz. Deniz de yaratmayı ve seçmeyi öğrenecek.
Filmi nerede çektiniz ve oyuncu seçimi nasıl oldu?
Muğla’da çektik. Oyuncu seçimi çok uzun ve detaylı bir dönemi kapsadı. Ajanslar ve yerel kast üzerine araştırmalar yaptık diye kısaca özetleyebilirim.
Film Berlin’de açılış yaptı, duygularını almak isterim… Oradaki seyirci filme dair nasıl yorumlarda bulundu?
İlk filmimle Berlinale gibi köklü bir festivalde yer almak elbette çok heyecan ve gurur vericiydi. Özellikle çocukluk ve büyüme hikayelerine alan açan Generation bölümünde yarışmak, tüm ekip adına bu yolculuğun en anlamlı ödülü oldu. Zoo Palast’ın o devasa salonunda, yüzlerce çocuk izleyiciyle yan yana oturup Yerçekimi’ni perdede izlemek ve o salondan yükselen reaksiyonları duymak benim için unutulmaz bir deneyimdi.
Genel olarak seyircinin filmle ilgili tepkisi nasıl oluyor? Festivallerde en iyi film ödülleri kazanıyorsunuz. Her festivalde yer almanız mümkün oluyor mu, yani festivaller filminize nasıl yaklaşıyor?
Yurt dışında şimdilik iki festivalde gösterimimiz gerçekleşti. Sanırım festivallerin yaklaşımını zaman belirleyecek daha çok, çünkü önümüzde devam eden uzun bir festival yolculuğu var. Türkiye’den en iyi film ödülleri kazanmaksa kendi ülkende anlaşıldığını görmeye dair çok güzel duygular hissettiriyor ve bu tarz hikâyelere ihtiyaç olduğunu gösteriyor bence.
Futbol oynamak isteyen bir kızın hoş karşılanmaması ya da oje süren, küpe takan, saç uzatan oğlan çocuğunun da hoş karşılanmaması toplumsal. Daha bağımsız platformlarda bunlar yer bulabiliyor ama ana akım medya ve ana akım toplum buna bir hayli mesafeli. Bu konuda neler söylersin?
Maalesef ki öyle. Dünya değişiyor ve bunun ülkemizde ana akım tarafından bir yozlaşma olarak görülmesini çok üzücü buluyorum. Henüz kat edecek çok yolumuz var. Fakat özellikle kendi neslimden umutsuz değilim. Z kuşağı olarak çok büyük sorunlarımız olmasına rağmen bireyselleşme konusunda kendimizi tanımaya daha çok hevesliyiz ve bu, toplumda ister istemez kendini belli ediyor. Bir yandan bu kuşağın da ana akım tarafı var ve aslında en ürkütücü gelen kısım orası.
Başka bir film hazırlığı var mı ve son olarak neler söylemek istersin?
Şu an yalnızca fikir sürecinde varlığını sürdüren film projelerim var, onlar da zamanla şekil bulacak. Teşekkür ederim güzel yorumlarınız ve sorularınız için. Çok sevgiler.