Çağla Demirbaş’ın Oda Servisi filmiyle Ayvalık Film Festivali kısa film seçkisi sayesinde tanıştım. Derin’in birkaç saatte yaşadıklarını anlatan film hem onu hem de izleyicileri kendileriyle ilgili bir yolculuğa da çıkarıyor… Demirbaş’a bu naif ama kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olma gücü yaratan filmiyle ilgili sorularımı ilettim…
Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir
Merhaba Çağla, seni tanıyalım mı? Sinemaya ilgin nasıl başladı?
Merhaba, öncelikle beni ağırladığınız için teşekkür ederim. Kendimi tanıtmam gerekirse şu an New York’ta yaşıyor ve Columbia Üniversitesi’nde sinema bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Oda Servisi benim ilk kısa filmim. Uzun yıllar sinemanın festival ve film kürasyonu tarafıyla da ilgilendim, bu süreçte pek çok sayıda kısa film izleme ve programlama şansım oldu. Her ne kadar bu klişeye sığınmak istemesem de sinemaya ilgim kendimi bildim bileli vardı diyebilirim. Belki de her ailede iyi kötü bir kamera olan ve çocukken bu kamera ile bir şeyler çekebilen ilk jenerasyona aitim. Kamera ile bu kadar erken yaşta tanışabildiğimden ötürü, bana bir refleks gibi geliyordu aklımda oluşan bir imgeyi çekmek. Hatta burada kamerayı bir uzuv gibi görmek tabirini kullanmayı da seviyorum, gerçekten de içselleştirdiğiniz başka bir görme biçimi olmanın ötesinde bir tür “kas hafızası” haline geliyor bana kalırsa. Ailemin bu kadar genç yaşta beni yüreklendirmesinin de çok etkisi var tabii ki sinemanın şu an hayamda profesyonel bir konumda olmasında.
Bildiğim kadarıyla fotoğrafçılıkla da ilgileniyorsun ve ödüllerin var. Zaten fotoğraf ve sinema arasında da çok yakın bağ var. Senin için bu geçiş nasıl oldu?
Evet, aynı zamanda bir fotoğrafçı ve küratör olarak işlerim var. Bu alanlarda hala üretmeye devam etmek istiyorum, o yüzden buradaki geçişi bir köprü olarak gördüğümü belirtmek isterim. Yukarıda bahsettiğim gibi, kamera ile çok erken tanıştım, hatta fotoğraf ve hareketli görüntü hayatıma eş zamanlı girmiş oldu. İlkokuldayken bir fotoğraf yarışmasına katıldığımı, kendi kendime “fotoromanlar” çektiğimi hatırlıyorum. Lisansımı İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, “Medya ve İletişim” ve “Sinema ve Televizyon” bölümlerinde çift anadal ile yaptım. Bilgi’de okurken fotoğrafçı Cemre Yeşil Gönenli’den bir fotoğraf seçmelisi almıştım. Bu ders o zaman fark etmesem de belki de hayatımı en çok değiştiren ders oldu. Fotoğraf o zamanlar benim için biraz geri plandaydı, yaratıcı kariyerimde bu kadar yer tutabileceğine henüz o kadar güvenmiyordum. Mezun olduktan sonra Gönenli ile çalışmaya başladık ve kendimi bir fotoğrafçı olarak aktif bir şekilde çalışırken buldum. Bir yandan sinema alanında da kendimi var etmeye çalıştığım yıllarda fotoğraflarımın sergilendiğini görmek beni çok motive etti. İnsanlara ne tarz filmler çekmek istediğimi anlatırken kendi portfolyomu referans gösterebilmek bir yönetmen adayı olarak da ciddiye alınmamı sağladı bana kalırsa. Bunun yanı sıra halihazırda dünyanın çeşitli yerlerinden kadın fotoğrafçılar ile kurduğumuz bir kolektifimiz vardı Unbinding Histories adında. Bu kolektifin küratörü rolünü üstlendim ve bence bu da kadın hikayelerine olan hassasiyetimi gösterebilmemi sağladı.
Otellerde flamingo temasını çokça görüyoruz, hatta Derin’in mayosu da öyle, öncelikle narin kırılgan hayvanlar olduklarını biliyoruz, filmine etkisini de senden dinlemek isterim. Bir de onların uçabildiğini duymanın anlamını?
Evet, bahsettiğiniz o kırılganlık flamingo denince aklımıza ilk gelen özelliklerden biri. Ama bu kırılganlık aynı zamanda onların adaptasyon yeteneği hakkında bize bilgi veriyor, hatta bize ilk izlenimimizin ne kadar yanıltıcı olduğunu gösteriyor. Aklımıza gelen o ince bacaklar, aslında narin gözükmelerinin aksine pullu yapıda oldukları için flamingoların çoğu hayvanın barınamadığı çetin iklimlerde yaşayabilmesini sağlıyor, bir nevi zırh görevi görüyor. Tahmin edersiniz ki flamingoların feminenlikle özdeşleştirilmesi de tesadüf değil, en azından benim için filme dahil ederken bu bağlantı önemliydi. Derin’in yaşlarındayken ben ve arkadaşlarımın “feminenlikle” ya da “feminen” olanla çetrefilli bir ilişkisi olduğunu hatırlıyorum. Hem toplum tarafından küçük görülen bir zayıflık göstergesi gibiydi, hem de henüz erişemediğimiz, mistik ve kendine özgü bir dünyaydı. Merve’nin yaşlarına geldikçe bu burun kıvırdığımız pek çok “feminen” değere ve hatta kişiye ne kadar haksızlık ettiğimizi fark ettim, belki de en çok haksızlığı kendimize yaptık. Bugün feminen olarak değerlendirdiğimiz tüm özelliklerin ardında muazzam bir adaptasyon yeteneği ve hayatta kalma arzusu yatıyor.
Derin vücudunda yaşadığı değişimi paylaşacak birini arıyor ve belki de toplumsal olarak ona bu kişi kadın olarak dayatılıyor ve karşısına Merve ve resepsiyonistten başka kadın çıkmıyor. Odaya ulaşamama durumu hepimizin sorunu oluyor. Bu yalnız kalmışlık ve regl halini anlatmanı istesem?
Film boyunca Derin’in ile iletişime geçip yardım isteyebileceği kişilerin hem kadın hem erkek olması bilinçli bir tercih. Burada asıl anlatmak istediğim, regl günün sonunda çok kişisel bir deneyim olması aslında. Belki bir kadından yardım isteme olasılığınız daha yüksek evet, ama herkesi de bu kadar “özelinize” dahil etmek istemeyebilirsiniz. Derin’in bütün bu olanları tek başına çözme isteğini içselleştirdiği bir utanç kadar, yeni yeni oluşmaya başlayan bir kişisel alan ve sınırlar anlayışı olarak da görebiliriz. Yukarıda bahsettiğim utanç mevzusunu dönmem gerekirse, filmin dilini kurarken bu durumun altını çizmeye ama bütün odağı da bu yapmamaya özen gösterdim. Bana kalırsa filmin çalışabilmesi için bu denge çok önemliydi. Regl gibi son derece “yüklü” bir meseleyi ele alırken, kimliğini bulmak çalışan bir ön ergenin dahi henüz deneyimlemediği bu yükleri içselleştirdiğini göstermek zorundaydık. Ama bunu yaparken bir taraftan da yeni jenerasyona ve jenerasyonlar arası dayanışmaya dair umutlu bir yerden yaklaşabileceğimizi de düşünüyordum.
Film bir yanıyla aydınlığı temsil ederken bir yanıyla bizi otelin kaotik atmosferine de sokuyor, bu zıtlık çerçevesinde filmin göstermek istediği bir büyüme hikayesi mi?
Bu zıtlıkların birçok anlamda büyümenin ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Filmin anlatısını oluştururken de bu zıtlıklardan gerek tematik ve entelektüel bir yerden, yeri geldiğinde de son derece pratik tasarım kararları alırken yararlandık. Örneğin, filme dair verdiğimiz en önemli kararlarından biri kesinlikle otel seçimiydi, otelin de bir nevi bir karakter haline gelmesi gerekiyordu. Çekim yaptığımız oteli ilk ziyaretimizde koridor ışıkları çok ilgimi çekmişti. Bazı yerlerin loş olması, bazı yerlerin ise açılıp kapanan ışıklara sahip olması hayal ettiğim ritmi destekleyebilecek unsurlardı. Post-prodüksiyon sürecinde renk tasarımını yaparken de bu aradaki farkı iyice belirginleştirdik. Yani iç ve dış mekanlar arasındaki farkın yanı sıra Derin’in hangi katta ve koridorda bulunduğu da onun iç dünyasını ve nasıl hissettiğini yansıtıyor.
Derin annesine ulaşmak istese de ulaşmayı tercih etmiyor. Filmin sonunda desteği bambaşka bir şekilde buluyor. Sizce bu neyi temsil ediyor Derin için?
Derin’in ilk başta annesine ulaşamadığı doğru. Sonrasında ulaşmayı tercih etmemesinden ziyade, aklına gelmediğini düşünüyorum açıkçası. Daha açmam gerekirse, senaryonun ilk versiyonlarında bile Derin’i katıksız bir odaklanma hali ile yazmıştım. Bana kalırsa bu sadece çocuklukta gördüğümüz bir hal. Büyüdükçe ve sorumluluklar arttıkça anın içinde eskisi gibi kaybolamıyoruz. Ama Derin’in yaşı hala son birkaç maceraya çıkmasına el veriyor diyeyim. Filmde olup bitenlere onun iç dünyasından baktığımızda yetişmesi gereken bir oyun ve buna engel olan çeşitli faktörler var. Tıpkı bir oyun oynar gibi, bu engelleri aşmak için bütün tuşlara basıyor. Spoiler vermeden filmin sonundaki o dayanışma anına bağlamam gerekirse, bu an bahsettiğim o bütün tuşlara basma mekanizmasından farklı. Bir karar verdiğini, bu kararı vermeden önce de iyice düşünüp taşındığını görüyoruz. Burada sadece fizyolojik anlamda bir büyümeden değil, kararlarının sorumluluğunu alan ve kendi ayakları üzerinde durabilen genç bir kadına dönüşme sürecinden bahsediyoruz.
Derin bir yandan da kendisi gibi çocuklarla çevrili bir alanda, yani güvenli alan diyebiliriz. Yaşıtı kızlardan da yardım istemiyor. Bir yandan da regl sürecini geride bırakıp onlarla havuzda oyun oynama telaşında. Bu da aslında regl olma sürecinin hayatın akışı içerisinde olağan bir süreç olduğunu gösteriyor bize! Bu açıdan bakma fikrini biraz açmanı istesem?
Evet, belki de “olağan” burada kullanabileceğimiz en doğru kelime. Regl olmasıyla beraber dünyanın sonu gelmiyor, onun aklı hala voleybol maçında. Buradaki oyuna yetişme telaşı, yukarıda bahsettiğim o çocuksu “odak kilitlenmesi”nden kaynaklansa da aynı zamanda regl temsilini dramatik bir an olarak yeniden üretmeme çabamızın da bir sonucuydu. Örneğin, senaryonun ilk versiyonlarında üzerinde daha çok durduğumuz bir sahne var. Derin oda anahtarını kaybettiğini fark ediyor ve resepsiyonist ile konuşurken hem yaşadığı deneyimi paylaşmaktan çekiniyor hem de yeni anahtar ücretli olacağı için istemekten vazgeçiyor. Aslında o an resepsiyonist ondan peşin bir ücret istemeyecek ve odalarına fatura edecek. Tabii çocuk zihni bunu farklı yorumluyor ve daha önce de anahtarını kaybettiği için yakalanmak istemiyor. Burada çocuk zihnini pejoratif bir şekilde kullanmıyorum, tam tersi başına gelen her engeli büyük bir yaratıcılıkla karşılamasını ve yine yukarıda bahsettiğim o çocuksu macera arzusuyla kendi çözümlerini üretmesini son derece ciddiye alıyorum. Filmdeki bunun gibi küçük anlar, Derin’in iç dünyasını zenginleştirmenin yanı sıra reglnin gündelik hayattaki engellerden sadece biri olduğunu hissettiriyor.
Oyuncu seçimi ve yönetimi konusunda nasıl bir yol izledin? Sonuçta ilk filmin ve çocuk oyuncuyla çalışıyorsun, bu konuda seni zorlayan ya da yeni yollar açan neler yaşadın?
Özellikle çevremden duyduğum bazı deneyimlerden dolayı çocuk oyuncuyla çalışmak konusunda beni de başta geren bir konuydu. Her şeyden önce çocuk oyuncunun da kendini rahat hissetmesi ve bu deneyimin onun için de iyi geçmesi benim için çok önemliydi. Bu endişeme filmin konusu da eklenince bulacağımız oyuncunun yaşı ve bedeniyle olan ilişkisi gibi faktörler iyice önemli bir hale geldi. Ama hem çocuk oyuncu koçumuz Sibel Akdeniz hem başrol Almina Kahraman konusunda çok şanslıydım. Oda Servisi’ni çektikten sonra Amerika’da da birçok sete dahil olma şansı buldum. Geriye dönüp baktığımda bir çocuk oyuncu ile çalışmanın birçok açıdan bir yetişkin ile çalışmaktan daha kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Almina’nın algıları çok açık olduğu için karakteri onunla birlikte oluşturmak çok zevkliydi, hiç korkmadan ya da çekinmeden kendinden çok şey kattı. Oyuncu koçumuzun çocuk oyuncu ile çalışırken önerdiği egzersizleri çok yararlı buldum. Hatta bu yöntemleri yetişkin oyuncularla da çalışırken hala kullanıyorum. Belki de bu tarz egzersizler gerçekten de içlerindeki çocuğa ait bir yere dokunuyor, daha kolay doğaçlama yapabilmelerini sağlıyor.
Derin kıyıda sakince otururken havuza girdiğinde çok rahatlıyor, ona iyi geliyor ama bir yandan da yaşadığı değişimin farkına orada varıyor, bir yandan da bir flamingo yatağı var havuzda… Bu etkenler Derin’i yeni bir uçuşa mı hazırlıyor?
Evet, o değişimi tam da suyun içindeyken yaşıyor. Çok sevdiğim bir arkadaşım “arınma” kelimesini kullanmış bu sahne için. Yazarken suyun temsil ettiklerini göz önünde bulundurarak yazmama rağmen, kelimenin tam anlamıyla bir arınma sahnesi yazdığımı fark etmemiştim. Derin o sudan çıktığında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, dünyayı artık bir “yetişkin” olarak deneyimleyecek. Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz misali, bir daha suya girdiğinde hayatı boyunca hatırlayacağı bir deneyimi yaşamış biri olarak girecek. Bu yetişkinliğe geçiş sürecinde başta tökezleyecek, ama ona yol gösterecek birilerini mutlaka bulacak. Bu sahne öncesinde Derin havuza girmese de bir şekilde hep görüyoruz havuzu ekranda, ama bu sahneden sonra yavaş yavaş ortadan kayboluyor ve bir noktada hiç göremiyoruz. Bu önemli sahnenin suda gerçekleşmesi yukarıda bahsettiğim o yetişkinliğin gözümüze “mistik” gelmesi hissiyatına da katkıda bulundu sanırım. Başta burada müzik kullanmıştık ama sonra vazgeçtik. Müzik olmadan tamamen Derin’in kafasının içinde olabilmemiz ve o anı birlikte deneyimleyebilmemiz, umuyorum ki filmi daha da yakın ve samimi hissettirmiştir.
Filmi çekerken yaşadığın deneyimleri ilk filmini çekmek isteyenler için anlatır mısın? Nerelerden destek aldın, nerede çektin vs. gibi?
Coca Cola Vakfı’nın finansal desteği ve Özel Sektör Gönüllüleri Derneği ortaklığıyla ortaya çıkan Yıldızlar Karması projesi kapsamında destek alanlardan biriyim. Spor, sanat ve toplumsal fayda gibi alanlarda genç kadınlara verilen bu destek, özellikle başvurduğunuz projenin başkalarına ilham olma potansiyeline bakıyordu. Oda Servisi’nin regl temsiliyeti konusundaki gayesini fark ettikleri ve destekledikleri için çok şanslıyım. Yıldızlar Karması açıklandığı zamanlarda zaten yapımcılarımdan Esra Güzel ile projeyi geliştirme aşamasındaydık, bu destek ile tabii ki sete çıkma konusunda kafamızdaki takvim netleşti. Projeye sonra diğer yapımcım Simla Güran dahil oldu ve set için gün saymaya başladık. Bunun yanı sıra filmin post-prodüksiyon evresine geldiğimizde aldığımız, birbirinden değerli bireysel destekler oldu. Yine çok şanslıyım ki bu bağışlar lise ve üniversite yıllarımdaki hocalarımdan ve sinema okuryazarlığını artırmak için gönüllü bir şekilde film seçkileri düzenlediğim ekip arkadaşlarımdan geldi. Son olarak filmi Kumburgaz’da çektik, bu noktada da Kumburgaz halkının desteğinden bahsetmesem olmaz. Benim hiç bilmediğim bir yerdi ama ona rağmen set süreçlerindeki destekleriyle hep çok rahattık. Hatta filmi çektiğimizde artık sezon sonuydu ama ona rağmen havuz sezonunu bizim için uzattılar bile diyebilirim. Çekimimiz Kumburgaz halkını da heyecanlandırıyordu ve bu pozitif enerji kesinlikle ekibe de geçiyordu.
Filmin festival süreci nasıl gidiyor, nasıl tepkiler alıyorsun seyircilerden?
Filmin festival sürecinden gayet memnunuz. Şu ana kadar gösterildiğimiz festivaller, Uçan Süpürge, Directed by Women ve Ayvalık, kitle olarak tam da hayalini kurduğum o dinamik ve filme dair sorularla gelen türde izleyicilere sahip. Yapımcılarımla özenle oluşturduk festival listemizi, gerek yurtiçi gerek yurtdışında kadın anlatılarına ve kadın sinemacılara odaklanan festivaller bizim için önemliydi. Hala yanıt beklediğimiz ve başvuracağımız festivaller var, yolculuğumuzun devamı için çok heyecanlıyız. Aldığımız tepkiler ise hep çok güzeldi, hatta ben konusu gereği filme mesafeli izleyiciler çıkabilir diye tahmin ediyordum. Ama hiç öyle olmadı, birden fazla erkek izleyici bizzat bana ulaşıp filme dair güzel görüşlerini bildirdi. Onlar film ile bir büyüme hikayesi olarak ilişkileniyor. Filmin duygusunun sadece kadınlık deneyimi ile sınırlı kalmayıp onlara da geçebilmesine çok seviniyorum. Oda Servisi’ne dair en sevdiğim şeylerden biri, kadın izleyicilerden her zaman ilk regl deneyimlerine dair geri dönüşler almak. Eğer filmin başarısını bir şekilde ölçeceksek, seyircinin filmi izlerken yaşadıkları hisler ile bu kadar kişisel bir deneyimi benimle paylaşmak istemesi, Derin’le nasıl bir yerden bağ kurduğunu göstermesi beni çok mutlu ediyor.
Bundan sonra yapmak istediklerin ve son olarak söylemek istediklerin neler?
Columbia Üniversitesi’ndeki eğitimimin de bir parçası olarak çektiğim, ikinci kısa filmim Ev Sahipleri’nin çekimlerini yeni tamamladık, şu an post-prodüksiyon sürecinde. Bir yandan Oda Servisi’nin gösterimleri devam ederken başka bir filme hazırlanmak hem yorucu hem de çok keyifliydi. Columbia’daki ilk yılımın ardından gerek bir senarist gerek bir yönetmen olarak kendimi geliştirdiğimi hissediyorum. Aldığım ilk tepkilere göre Ev Sahipleri ton olarak biraz daha karanlık ama bir noktada da daha komik. Son olarak Öteki Sinema’ya teşekkür etmek isterim bağımsız sinemaya ve sinemacılara verdikleri alan için. Bu röportajı sizin gibi multidisipliner ve üretken bir kadın ile gerçekleştirmek benim için ayrıca ilham vericiydi.