Yönetmen: James Watkins
Senaryo: Mike Flanagan, Hossein Amini
Oyuncular: Tom Rhys Harries, Naomi Ackie
Süper kahraman sinemasının seyirciye yüklediği ev ödevlerinden yoruldum. Bir filme girmeden önce üç dizi bitirmek, başka bir filmin jenerik sonunu hatırlamak, stüdyonun önümüzdeki beş yıllık yatırım planını öğrenmek gerekiyor.
Böyle bir ortamda DC’nin köşesinden çıkıp gelen Clayface, kendi derdiyle uğraşan, seyircinin midesini bulandırmayı göze alan ve çizgi roman uyarlamasını korku sinemasının imkânlarıyla buluşturan yaklaşımı sayesinde baştan bir sempati kazanıyor. Benim gibi video dükkânlarının korku raflarında büyümüş, biçimi bozulan suratlara, kontrolden çıkan deneylere, felaketle sonuçlanacağı daha ilk şırıngadan belli tedavilere düşkün biri için burada epey malzeme var.

James Watkins’in yönettiği, senaryosunda Mike Flanagan ve Hossein Amini’nin imzasını taşıyan film, yükselen oyuncu Matt Hagen’ın yüzünün bir saldırıda parçalanmasıyla başlayan çöküşünü anlatıyor. Kariyeriyle birlikte çevresindeki insanların ilgisini de kaybeden Hagen, kendisine eski görünümünü geri verebilecek deneysel bir tedaviye tutunuyor, elbette bu mucizenin kullanım kılavuzunda yazmayan bazı yan etkileri bulunuyor. Tom Rhys Harries’in canlandırdığı karakterin hikâyesi, güzelliğin mesleki sermayeye dönüştüğü bir dünyada geçiyor ve film, daha canavarını ortaya çıkarmadan bu dünyanın acımasızlığı üzerinden işleyen bir korku duygusu kurabiliyor. Hollywood’un insana verdiği değerin yüzündeki hasarla birlikte düşmesi, laboratuvarda yaşanacaklardan daha az ürkütücü sayılmaz.

Bir oyuncunun yüzünü kaybetmesi fikrinde sinema açısından müthiş bir trajedi var. Oyunculuk dediğimiz meslek zaten başkalarının bakışında var olmayı, kendi bedeninden başka hayatlar çıkarmayı gerektiriyor. Hagen’ın başına gelenler bu ilişkinin bütün dengesini bozuyor: Kendini yeniden görünür kılmak için başvurduğu yöntem, bedenini güvenebileceği son yer olmaktan da çıkarıyor. Buradan şöhret, erkek güzelliği, sınıf atlama arzusu ve insanın kendisine yabancılaşması üzerine çok daha derin bir film çıkabilirmiş. Clayface bunların kapısını aralıyor, içeride biraz dolaşıyor ama anlatısını ilerletme telaşıyla bazı odaları çabuk terk ediyor. Filmin puanını yukarı taşımama engel olan şeylerden biri bu. Elindeki meselenin büyüklüğünü hissediyor, ardından o meselenin gerektirdiği sabrı her zaman gösteremiyor.
Yine de ben böyle filmlerde biraz eski usul arsızlık ararım. Korku sinemasının her seferinde kendisine akademik bir mazeret üretmesi gerekmiyor. Bazen iyi tasarlanmış bir dönüşüm, insanın kendi tenine duyduğu güveni sarsan bir görüntü, sayfalarca açıklamadan daha fazla iş görür. Clayface’in makyaj ve protez efektleriyle kurduğu bedensel dehşet bu açıdan filmin en kuvvetli taraflarından. Etin yumuşaması, yüzün sabitliğini kaybetmesi, insan biçiminin geçici bir anlaşmaya dönüşmesi, hikâyenin çizgi roman kökeninden gelen tuhaflığı da besliyor. Watkins bu malzemeyle uğraşırken filmin kirlenmesine izin veriyor, ortaya çıkan görüntülerde korku rafından seçilmiş eski bir kasetin vaat ettiği tatsız sürprizlerin tadı var.

Bu hikâyenin çağrıştırdığı sinema akrabaları arasında Darkman’i özellikle önemsiyorum. Yüzünü kaybeden bir adamın kimlik ve intikam arasında sıkışması, melodramla groteskin birbirini beslemesi, canavarlığın içinde hâlâ incinmiş bir insanın bulunması… Böyle bir damarın yeniden yoklanması hoşuma gidiyor. Cronenberg’in bedeni düşüncenin ve korkunun merkezine yerleştiren sineması da ister istemez akla geliyor ancak bu akrabalıkları filmin boynuna madalya diye asmakta acele etmemek lazım. Derinleşmek için fırsat sunan bir beden dönüşümünü göstermekle, o dönüşümün bütün zihinsel ve duygusal sonuçlarını işlemek arasında ciddi mesafe var. Clayface bu mesafeyi kapattığı anlarda etkileyici, bildik intikam güzergâhına yerleştiğinde ise daha kolay tahmin edilen bir film.
Hagen ile Naomi Ackie’nin canlandırdığı Dr. Caitlyn Corr arasındaki ilişki, bu mekanikleşme tehlikesine karşı hikâyenin elindeki önemli imkânlardan biri. Bir tarafta yeniden kabul görmek isteyen bir adam, diğer tarafta onun bedenini değiştirebilecek bilgiye sahip bir bilim insanı bulunuyor. Aralarında gelişen yakınlığın içine ihtiyaç, güç ve bağımlılık ihtimalleri de sızıyor. Gotik korkunun sevdiğim taraflarından biri budur: Birine sığınmakla kendini onun ellerine teslim etmek arasındaki sınırın belirsizleşmesi. Film bu ilişki sayesinde canavarının yalnızlığına yaklaşabiliyor. Keşke karakterlerin çelişkilerini, hikâyeyi bir sonraki şiddet anına taşıdığı kadar ısrarla kurcalasaydı.

Benim Clayface’le kurduğum ilişki biraz da bugünün stüdyo sinemasından ne beklediğimle ilgili. Artık her yeni uyarlamanın sinema tarihini değiştirmesini beklemiyorum. Kendi türüne inansın, seyircisinin zekâsını aşağılamasın, birkaç sahnesiyle hafızada yer açsın, yeter. Burada daha ileri gidebilecek bir hikâye, yer yer tanıdık yollara sapan bir senaryo ve buna rağmen hevesi hissedilen bir korku filmi var. B sineması sevgisi bütün kusurları affettirmiyor ama filmin cesaretini de görmezden gelmeyeceğim. Güvenli mesafeden canavar seyrettiren yapımlarla dolu bir dönemde Clayface, o canavarın derisinin altına girmeyi deniyor. Her denemesinde aynı başarıyı yakalayamasa da orada geçirdiği zaman değerli.
Clayface Fragmanı
7/10
Ayrıca okuyun: DC’nin İlk Body Horror Denemesi “Clayface” Gişede Zirveye Yerleşti · “Clayface”ten Tüyler Ürpertici Yeni Afiş