Picnic at Hanging Rock, “her şey başlar ve biter” ve “gördüklerimizi sandığımız rüya içinde bir rüya” diyerek sonu olan yaşamın hüznünü duyumsatır süresi boyunca.
Şerif Gören’in 80’li yılların ikinci yarısında Almanya’da olduğu dönemde çektiği Polizei filmi, Almanya’ya göç etmiş bir ailenin oğlu olan Ali Ekber’in şahsında Almanya’da yaşayan Türklerin yabancılaşmışlığını ve arada kalmışlığını anlatıyor.
A Girl Unknown, bir bakışın, bir bekleyişin, kapı aralığında kurulan bir kadrajın ya da söylenmeden bırakılmış bir cümlenin, büyük ve sarsıcı dışavurumlardan daha kalıcı olabileceğini hatırlatıyor.
Pedro Almodovar'ın Münih Film Festivali'ndeki Amarga Navidad (Bitter Christmas) gösterimi, yeni bir filmin prömiyerinden çok, uzun yıllardır tanıdığını düşündüğünüz biriyle ilk kez aynı salonda karşılaşmaya benziyordu.
Krakatoa, alışıldık seyir deneyimini zorlayan, yoğun ve duyusal tercihleriyle öne çıkıyor. Nitekim filmdeki bu radikal tercihler, sinema dünyasında son dönemde filizlenen daha geniş kapsamlı bir metodolojik dönüşümün habercisi niteliğinde.
Münih Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum Valentina Maurel imzalı Siempre Soy Tu Animal Materno (Forever Your Maternal Animal), ilk bakışta Kosta Rika’da geçen huzursuz bir aile hikayesi anlatıyor.
Disclosure Day kötü film! Bildiğin yorgun, bayat, naftalin kokulu bir uzaylı filmi. Spielberg’in adını afişten sil, geriye 80’lerde video kulüplerin alt raflarında duran, kapağı iyi ama içi pek parlak olmayan bir film kalıyor.
Lee Cronin’s The Mummy, mumya mitini Brendan Fraser’lı neşeli çöl macerasından alıp çamura, irinle karışık tükürüğe, deri döküntüsüne, çatırdayan kemiğe ve aile içi travmanın rutubetli bodrumuna taşıyan bir korku filmi.
The Mandalorian and Grogu, Star Wars’un uzun süredir beklenen sinema dönüşü gibi pazarlanıyor ama gerçekte Disney’in en güvenli ticari reflekslerinden birinin sonucu. Yaklaşık 165 milyon dolarlık bütçe, bir yan karaktere duyulan yaratıcı inançtan çok, Grogu’nun oyuncaklardan, yan ürünlerden ve popüler kültür dolaşımından
İlker Çatak’ın Berlinale’de Altın Ayı ile ödüllendirilen filmi Sarı Zarflar (Gelbe Briefe), politik baskıyı doğrudan temsil etmek yerine onu mekan, zaman ve temsil stratejileri üzerinden dolaylı bir estetik kurgu içinde görünür kılıyor.
Muharrem Gürses, oğlunun ismini verdiği Atilla Film bünyesinde bir sürü tarihi film çekmiş ve başrolde oğlu Atilla Gürses’i oynatmış. Yazının konusu olan Zaloğlu Rüstem de bu filmlerden biri.
Filmde her şey mevcuttur, fakat hiçbir şey tehlikeli değildir. Evet, Hayır, Belki, tekil bir başarısızlık örneğinden çok, platform çağının romantik komedi anlayışının tipik bir temsilcisi olarak okunabilir.
Takeshi Kitano’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Violent Cop (1989), hem büyük bir yönetmenin doğuşunu müjdeleyen bir yapım hem de yeni Japon sinemasının çıkış noktasını belirleyen filmlerden biri.
Filmin formülü aslında oldukça tanıdık. Stephen King’in Cujo’sunu alın, o kuduz köpeği çıkarıp yerine bir şempanze koyun. Zaten film de atalarına saygıda kusur etmiyor ve Cujo’ya açık bir selam gönderiyor.
Train Dreams’i “sulu gözlü” olmakla itham edenler var ama film, sinema denen şeyin ne olduğunu göstermesi bakımından önemli, bilhassa filmin tüm mesajını içeren o müthiş uçak sahnesi.
Avatar’ı bulabildiğiniz en parlak ve en büyük perdede izleyin. Kadıköy kalabalığından üç saatliğine de olsa Pandora’ya ışınlanmak harika bir deneyimdi ama salondan çıkarken kendime sordum: Bu filmden sonra dördüncüyü de aynı heyecanla bekliyor muyum? Dürüst olayım: Hayır. Olmasa da olur.
Sovyet bilim kurgusu denince akla hemen Tarkovski’nin ruhani ağırlığı gelir. Ancak 1980’lerde, Perestroika’nın ayak sesleri duyulurken ortaya çıkan başka bir damar daha vardır: Toplumsal gerçekçiliği metafizik bir rüya alemiyle harmanlayan “sosyal fantezi”. İşte Parad Planet (Gezegenler Geçidi), yönetmen Vadim Abdrashitov ve senarist
Demir Perde’nin gölgesindeki Polonya’da bilim kurgu, sansürü delmek ve totaliter rejimlerin röntgenini çekmek için kullanılan sofistike bir araçtı. Bu akımın en karanlık ve en vizyoner isimlerinden Piotr Szulkin’in yönettiği ve yazdığı Ga, Ga – Chwała bohaterom (Ga, Ga - Kahramanlara Şeref), yönetmenin
"The Wanderers", enerjik anlatımı, unutulmaz karakterleri, muhteşem müzikleri ve yüzeydeki eğlencenin altına gizlediği sosyolojik derinliğiyle, 1970'ler Amerikan sinemasının gizli kalmış hazinelerinden biri.