Takeshi Kitano’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Violent Cop (1989), hem büyük bir yönetmenin doğuşunu müjdeleyen bir yapım hem de yeni Japon sinemasının çıkış noktasını belirleyen filmlerden biri.
Filmin formülü aslında oldukça tanıdık. Stephen King’in Cujo’sunu alın, o kuduz köpeği çıkarıp yerine bir şempanze koyun. Zaten film de atalarına saygıda kusur etmiyor ve Cujo’ya açık bir selam gönderiyor.
Train Dreams’i “sulu gözlü” olmakla itham edenler var ama film, sinema denen şeyin ne olduğunu göstermesi bakımından önemli, bilhassa filmin tüm mesajını içeren o müthiş uçak sahnesi.
Avatar’ı bulabildiğiniz en parlak ve en büyük perdede izleyin. Kadıköy kalabalığından üç saatliğine de olsa Pandora’ya ışınlanmak harika bir deneyimdi ama salondan çıkarken kendime sordum: Bu filmden sonra dördüncüyü de aynı heyecanla bekliyor muyum? Dürüst olayım: Hayır. Olmasa da olur.
Sovyet bilim kurgusu denince akla hemen Tarkovski’nin ruhani ağırlığı gelir. Ancak 1980’lerde, Perestroika’nın ayak sesleri duyulurken ortaya çıkan başka bir damar daha vardır: Toplumsal gerçekçiliği metafizik bir rüya alemiyle harmanlayan “sosyal fantezi”. İşte Parad Planet (Gezegenler Geçidi), yönetmen Vadim Abdrashitov ve senarist
Demir Perde’nin gölgesindeki Polonya’da bilim kurgu, sansürü delmek ve totaliter rejimlerin röntgenini çekmek için kullanılan sofistike bir araçtı. Bu akımın en karanlık ve en vizyoner isimlerinden Piotr Szulkin’in yönettiği ve yazdığı Ga, Ga – Chwała bohaterom (Ga, Ga - Kahramanlara Şeref), yönetmenin
"The Wanderers", enerjik anlatımı, unutulmaz karakterleri, muhteşem müzikleri ve yüzeydeki eğlencenin altına gizlediği sosyolojik derinliğiyle, 1970'ler Amerikan sinemasının gizli kalmış hazinelerinden biri.
"Kaidan Yukijorô", Japon sinemasının altın çağına ait, görsel estetiği ve atmosfer yaratımdaki ustalığıyla dikkat çeken, ihmal edilmemesi gereken bir klasik.
"Pervye na Lune", sinemanın gerçekliği manipüle etme gücüne dair düşündürücü bir deneme. Bize gösterilen her görüntüye, anlatılan her resmi hikayeye şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini hatırlatıyor.
Alkan Avcıoğlu’nun tamamı yapay zekâ ile kotarılan ilk uzun metrajlı belgesel olma özelliği taşıyan filmi Gerçek Ötesi (Post Truth, 2025), Herzog’un “esrik hakikat” anlayışını benimseyen fevkalade özgün bir belgesel.
Casino Royale (2006) yeni bir James Bond’la bizi tanıştıran en iyi “giriş filmi” olabilir. Açılışından finaline dek makine gibi tıkır tıkır işleyen bir film ve ilk bakışta fark edilemeyecek kadar çok nüansla örülü.
Azerbaycan sinemasının tartışmasız en kült filmlerinden biri olan, Ramiz Əzizbəyli'nin yönettiği 1991 yapımı "Bəxt üzüyü", ilk bakışta tipik bir Sovyet sonrası "yazlık evi" (bağ evi) komedisi gibi durur ancak bu film, kahkahaların ardına gizlenmiş, dağılmakta olan bir imparatorluğun ve değişen toplumsal değerlerin
Hollywood’un "ısıtıp ısıtıp önümüze koyma" (remake) sevdasının son kurbanı efsanevi Running Man oldu. Arnold Schwarzenegger’in o sarı tulumuyla hafızalarımıza kazınan, döneminin en sağlam medya eleştirilerinden birini sunan Running Man (Ölüme Koşan Adam), yeni versiyonuyla vizyonda. Ama size baştan söyleyeyim: Sinema salonuna koşacağınıza,
Terry Gilliam’ın ilk solo atağı olan ama bizde pek bilinmeyen Jabberwocky (1977) çamur kokan bir Ortaçağ fantezisi, Monty Python gölgesinden çıkıp kendi grotesk dilini kuran bir kara masal!
Amerikan punk’ı konusunda birbiri ardına izlediğim bir belgesel ve bir film punk’ın doğduğu mekanlar etrafında oluşan organik ortamı oldukça iyi anlatıyor: Danny Garcia’nın Nightclubbing belgeseli ve Randall Miller’ın CBGB filmi.
Yeni film Predator: Badlands, bana göre tüm serinin “en Disneyleşmiş” halkası. Artık avcı değil, neredeyse terapiye gitmesi gereken bir Predator izliyoruz.
Cobra Thunderbolt, aslında biraz derme çatma görünen, dandik bir araç ama film onu bir süper araç olarak yansıtmayı başarıyor bir şekilde. Son 20 dakikalık süreçte ve finaldeki savaş sahnesinde ise tüm süperliğini ortaya koyuyor.
Parçalı Yıllar, Yeşilçam’ın lanetlenmiş sayfalarına cesurca bakan bir film. Bu toprakların sinema tarihine sızmış ama hep halının altına süpürülmüş bir dönemi, yoksul bir tiyatrocunun gözünden yeniden okumaya çalışıyor.
Sahibinden Rahmet, güçlü bir fikirden doğmuş, samimi bir çabanın ürünü. Ne tamamen başarılı ne de başarısız; daha çok “yolda bir film.” İlk yarısındaki sahicilik, oyunculuklardaki doğallık ve özellikle Cem Yiğit Üzümoğlu’nun derinlikli performansı filmi yukarı taşıyor.