Muharrem Gürses, oğlunun ismini verdiği Atilla Film bünyesinde bir sürü tarihi film çekmiş ve başrolde oğlu Atilla Gürses’i oynatmış. Yazının konusu olan Zaloğlu Rüstem de bu filmlerden biri.
Parçalı Yıllar, Yeşilçam’ın lanetlenmiş sayfalarına cesurca bakan bir film. Bu toprakların sinema tarihine sızmış ama hep halının altına süpürülmüş bir dönemi, yoksul bir tiyatrocunun gözünden yeniden okumaya çalışıyor.
Sahibinden Rahmet, güçlü bir fikirden doğmuş, samimi bir çabanın ürünü. Ne tamamen başarılı ne de başarısız; daha çok “yolda bir film.” İlk yarısındaki sahicilik, oyunculuklardaki doğallık ve özellikle Cem Yiğit Üzümoğlu’nun derinlikli performansı filmi yukarı taşıyor.
Tayfun Belet’i bu girişiminden dolayı kutlarım. Çünkü bu ülkede Sabiha Sertel gibi kadınları anlatmak hâlâ cesaret istiyor. Belgeseli mükemmel değil ama samimi. Eksikleriyle, aceleleriyle, sade diliyle bile bir şey başarıyor: Sabiha Sertel’in adını yeniden dolaşıma sokuyor.
“Kanto”, ilk bakışta klasik bir gelin–kayınvalide çatışması gibi açılıyor. Ancak hikâye derinleştikçe, mesele kadınların birbirine miras bıraktığı sessiz suçluluk duygusuna dönüşüyor. Kayınvalide ortadan kaybolduğunda, film bir tür psikolojik çözülmeye evriliyor.
“Tavşan İmparatorluğu”, çocukluğun hayal gücüyle devletin bürokratik gerçekliği arasında sıkışan bir isyan hikâyesi. Büyümeden önceki son çığlık belki de.
Antalya Altın Portakal’ın sessiz ama sarsıcı filmlerinden biri: Şeyhmus Altun’un ilk uzun metrajı Aldığımız Nefes. Türkiye-Danimarka ortak yapımı olan film, bir kimya fabrikasındaki patlamayla açılıyor. Duman, alev, panik… Sonra sessizlik.
Ferzan Özpetek’in son filmi Elmaslar, dillere pelesenk olan kadının en büyük düşmanı kadındır klişesini yerle yeksan etmeye didinen ve kadının biricik dostu kadındır diyen bir film.
Zenginliğin her derde deva olduğuna inanan bir çağda “Rich Flu”, o inancı paramparça ediyor. Kapitalizmin elmas parıltılı vitrinine bir çatlak düşüyor: servet artık güvenlik değil, hastalık. Film, bu çağın yeni salgınını anlatıyor — para.
Dehşet Bey, biçim olarak modern, ruh olarak anımsız. Murat Menteş’in edebi mizahını ve Kutlukhan Perker’in grafik zekâsını sinemaya çevirmeye çalışan film, “Türk John Wick’i” etiketiyle pazarlansa da aslında ulusal aksiyon sinemasının neden köksüzleştiğini göstermesi bakımından sosyolojik bir vaka niteliğinde.
When Harry Met Sally sadece karakterlerin hikayesi değil, iki güçlü yaratıcı kişiliğin çarpışmasının sonucu olarak ortaya çıktı. Rob Reiner’ın analitik yönetmenliği ile Nora Ephron’un keskin gözlem gücü...
I Like Me” belgeseli John Candy’nin maskesini nazikçe kaldırıyor. Çocukluğundaki kayıplar, babasının erken ölümü, ailesine bakan “iyi çocuk” rolü… Hepsi onu, Bill Murray'in belgeseldeki tabiriyle bir people pleaser/insan mutlucusu haline getirmiş.
Tron: Ares, Tron markasının gölgesinde inşa edilmiş bir gölge sinema. Mirasa saygı göstermeyi değil, mirası işlevsiz kılarak yeniden biçimlendirmeyi seçmiş. Jared Leto'nun yapımcılardan biri olması yüzünden ona bu hadsizliği yaptırmışlar.
Gülten Taranç’ın Dedemin Evi belgeseli, ilk bakışta kişisel bir aile hikâyesi gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde Türkiye’nin toplumsal belleğine açılan çok katmanlı bir kapıya dönüşüyor. Bir evin duvarları arasında yankılanan sesler yalnızca bireysel geçmişi değil, kolektif hafızanın da kodlarını taşıyor.
Sevdiğim sinemacılardan Pelin Esmer'in son filmi O da Bir Şey mi'yi 32. Adana Altın Koza Film Festivali'nde izledim. Her zamanki gibi, iyi yazılmış, hassasiyetlerle dolu zarif bir film.
Bu hikâyeden bir tekno-gerilim çıkar mıydı? Evet. Ama Algoritmaya Biat Et bunu beceremiyor. Çünkü meseleye yaklaşımı yüzeysel. Filmin yarısı yapay performanslarla, diğer yarısı da internette rastlayabileceğiniz komplo videolarının yeniden çevrimi gibi akıyor. Bir süre sonra sıkıcı bir YouTube tüneline düşmüşsünüz gibi hissediyorsunuz.
“Ev” filmi üzerine düşündüğümde, bana ilk çarpan şey şuydu: sinema burada yalnızca bir sanat formu değil, bir tanıklık biçimi. Orhan Eskiköy’ün kamerası Karasu ailesinin çadırına girdiğinde, aslında bir evin ne olduğunu, ne olmadığını ve ne olabileceğini sorgulatıyor.
Türk sineması, taşranın dar sokaklarında, küçük insanların büyük hayallerinde defalarca gezindi. Ama bu kez elimizde daha tuhaf, daha “uçuk” bir hikâye var: seyyar köfteci Kadir’in gökyüzü tutkusunu anlatan Uçan Köfteci.
Tayfun Pirselimoğlu, bir zamanlar Türkiye sinemasında farklı bir sesin temsilcisiydi. İdea ise bu sesin artık kendi yankısında boğulduğunu gösteriyor. Bu yüzden film, yalnızca bir başarısızlık değil, aynı zamanda Pirselimoğlu sinemasının geleceğine dair de kaygı verici bir işaret.