Salih Ortaçay Gece Mesaisi filmiyle hem bir çalışanın göz önünde olan hayatına hem de bir işverenin ezici gücüne odaklanıyor ve bunu işveren açısından biraz karikatürize bir tonda yapıyor. Ortaçay filmin gerçek bir olaydan ilham aldığını söylüyor ve bizi gözetleme anlarına sokuyor. Kendisine sorularımı ilettim.
Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir
Merhaba Salih, seni biraz tanıyabilir miyiz?
Merhabalar. İsmim Salih Ortaçay, 1976, Ankara doğumluyum. İlk öykü ve şiirlerimi Ankara’da yazmaya başladım. Daha sonra Aydın Şimşek ve Hasan Ali Toptaş’tan yaratıcı yazarlık dersleri aldım. Öykülerim yine Ankara’da Kum ve Lacivert dergilerinde yayımlandı. 2008 yılında İstanbul’a taşındım. Burada Dijital Film Akademi’de Özgür Şeyben’den senaryo yazarlığı eğitimi aldım. 2011 yılından itibaren sektörde reji asistanı, kamera arkası belgeseli yönetmeni, post prodüksiyon sorumlusu gibi mevkilerde çalıştım. Bugüne kadar 5 kısa film yazdım ve yönettim.
Gece Mesaisi filminin hikayesi nasıl ortaya çıktı?
Gece Mesaisi filminin hikayesi gerçek bir hikayeye dayanıyor. Benim butik bir otelde, resepsiyonist olarak çalışan Emrah isminde bir arkadaşım var. Emrah’ın da dahil olduğu, şiir ve felsefe programı yapılan Bakakai isminde sanat kolektifi var. Bakakai’nin birkaç videosunun kurgusu vesilesiyle tanıştım Emrah’la. Bir gün onu çalıştığı otelde ziyarete gittim ve sigara içmek için kapının dışına çıktık. Bu sırada Emrah’ın telefonu çaldı. Arayan kişi “benim kim olduğum ve orada ne aradığım” gibi sorular soruyordu. Ben Emrah’a ne olduğunu sorduğumda; arayanın patronu olduğunu ve bizi güvenlik kameralarından görerek aradığını söyledi. O an bunun iyi bir kısa film konusu olduğunu anladım.
Emrah mobbinge uğrayan bir çalışan, diğerleri de uğruyor ama Emrah kadar umursamıyor gibi görünüyorlar, Emrah’ı bu işin öznesi yapan kısmı nedir?
Diğerlerinin de kendilerine göre sebepleri var aslında. Mesela gündüz vardiyasında çalışan Cemil, bu işi yıllardır yapan biri. Patronun bu tavırlarına alışkın, onu görmezden gelebiliyor. Akşam vardiyasında çalışan Feryal’in ise işe ihtiyacı var. Patronunun baskılarını sineye çekiyor. Emrah’ı bu işin öznesi yapan şey, Emrah’ın bilinçli olması. Bir de Emrah özgürlüğüne düşkün, üniversite hayatını yıllarca uzatmış ve bu sürede serserilik yapmış biri. Tezini bitirip hayata atılmak istiyor, ilk defa çalışmaya başlıyor ama böyle bir baskıyla karşılaşıyor ve doğal olarak tepki gösteriyor.
Patronun uzaktan bir mekanizma, bir robot, bir göz olarak çalışanlarını kontrol etmesi, onları uzaktan yönetmesi ‘büyük birader’ etkisi yaratıyor. Tabii bir de dijitalleşmenin nimeti, pandeminin uzaklaştırma politikalarını da katarsak ortaya ilginç bir patron figürü çıkmış…
Evet. Ne yazık ki teknolojiyle beraber gözetleme mekanizmaları artık hayatımızın her anına girdi. Ben filmi yaparken abartıyor muyum acaba diye düşünmüştüm, hatta abartmanın filmin komedisini güçlendireceğini de. Ama filmi izleyen insanların bize aktardığı tecrübeler, Adem Bey’den daha beter patron figürlerinin günlük hayatın içerisinde var olduğunu gösterdi. Hatta Adem Bey onların yanında parodi bile kaldı.
Tabii Emrah da hayatın üstüne bastıran sendromlarını yıkmak, yırtmak isteyen bir genç. Ama otelin sıkıştıran atmosferiyle birlikte, patronun baskıcı tutumu ve dışarıya kapalı kalan bir gencin dram ve değişimi de izliyoruz! Kameralara bu kadar yakın olan bir gencin dahi isyanını mı okşuyor bu kadar gözlenmek?
Yani birileri tarafından sürekli gözetlenmek hoş bir şey değil. Zaten filmde de söylendiği gibi yasal da değil. Emrah ekonomik sıkıntıları sebebiyle çalışmak zorunda. Ama Emrah’ın özgürlüğüne düşkün ve serseri bir karakter olması, onu bu gözetlenmeye tepki vermeye itiyor. Evet, herkesin işe ihtiyacı var, herkes çalışmak zorunda. Bir yere kadar hepimiz sisteme uyum sağlıyoruz ama o kadar da değil! Özel alan ihlalleri başladığında, kırmızı çizgiler aşıldığında isyan kaçınılmaz oluyor.
Otelin kapısına gelip gelip geri dönen sarhoş adamın Emrah üzerindeki etkisi nedir? Onu kapının önünde, içeri girmekten alıkoyan refleks ne? (Eski bir çalışan mı dedim hatta bir ara…)
Gece çalışmanın en büyük risklerinden biri, gecenin tekinsiz olmasıdır. İti, uğursuzu, sarhoşu hep gece çıkar sokaklara. Filmdeki sarhoş adam da gecenin tekinsizliğini temsil ediyor. Adem Bey’in Emrah’ı sürekli “resepsiyon boş” diye uyarmasının sebebi de bu. Çünkü Emrah gece mesaisinde sadece resepsiyonist olarak çalışmıyor aynı zamanda otelin güvenliğinden de sorumlu. Bir sarhoş içeri girip olay çıkarabilir ya da bir sapık kadın bir müşteriyi takip edebilir. Bu yüzden Emrah’ın sürekli olarak resepsiyonda ve uyanık olması lazım. Sarhoşu otelin içerisine sokmamayı ve tehdit olarak dışarıda olmasını tercih ettim. Aslında girebilirdi de. Ama böyle olması tekinsizlik hissini arttırdı ve açıkçası bu da hoşuma gitti.
Adem beyi görüyoruz bir ses olarak da kalabilirdi. Otoriter bir karakterden çok karikatürize duruyor ya da sıradan diyelim. Burada anlatmak istediğiniz otorite belli bir zümreye ait değil, herkes canı sıkılınca otorite kurar demek mi oluyor biraz da? Ya da otoriteyi çok da ciddiye almayalım arkadaşlar anlatısı mı?
Aslında ilk yazdığım senaryoda Adem Bey sadece bir ses olarak yer alıyordu. Ama sonra bunun otoriteyi gereğinden fazla yüceltmek olduğunu düşündüm. Adem Bey de hepimiz gibi bir insan ve yatırımını korumak gibi kaygıları var. Ona böylesi bir gizem kazandırmak gereksizdi. Ben sinema politiktir önermesini her zaman yadırgamışımdır çünkü bana göre sinemacı politiktir. Öznenin dışlandığı genellemelerden hoşlanmıyorum. Adem Bey’i görmek istememin sebeplerinden biri de bu. Bir ses olarak kalması onu gereğinden fazla yüceltecek hatta tanrısallaştıracaktı, yenilmez biri gibi olacaktı. Ama bir insan olarak gördüğümüzde gücünü kaybediyor, zaafları ortaya çıkıyor. Ve ister istemez biraz da karikatürleşiyor. Çünkü bana böylesi dertleri olan insanlar hep komik gelmiştir. Zaten Anadolu’da toplumun otoriteyle mücadele etmede kullandığı yöntem de hep komedi olmuştur. Nasreddin Hoca, Keloğlan hikayeleri, Hacivat Karagöz oyunları bence bunun bir göstergesi. Eski bir Kastamonu türküsü vardır, bir bey kendini eleştiren halk ozanlarının türkü söylemesini yasaklar ama bey, aynı zamanda eğlenceyi çok seviyordur ve bu eğlence gecelerinden çalmaları için halk ozanlarına ihtiyacı vardır. Ozanlar hem beyi eğlendirmek hem de onu eleştirmek için sanatın gücüne başvururlar. Ve şu türküyü yakarlar; “Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış gördün mü?” Ben de bu filmle diyorum ki; evet gördüm.
Emrah’ın çalışma arkadaşı kadınla kurduğu ilişki de enteresan bir noktada duruyor. Kız onu duygusal bir moda sokmaya çalışırken, o hayat gailesi derdinde bir an önce oradan yırtma derdinde. İki gencin farklı bakış açılarında olmasını çeşitlilik olarak mı yorumlamak lazım? (Tabii turist kızın ilgisini de.)
Senaryonun ilk versiyonlarında aynı iş yerinde çalışan bir insan olarak kurgulamıştım Feryal’i, sadece Emrah’dan önce çalışan kişiydi. Ama senaryo giderek daha katmanlı bir hal aldı ve karakterler birbiriyle etkileşime girmeye başladı. Aynı dertten mustarip olmalarının yanı sıra, ufaktan bir aşk hikayesi de gelişti. İranlı turistin gelmesiyle iş kıskançlık boyutuna taşındı. Aslında bu biraz filmin sürpriziydi. Çünkü bunu planlamamıştım. Emrah’ı ve Feryal’i oynayan oyuncular normal hayatta zaten evli bir çift. İranlı turist de ilk senaryoda hiç konuşmuyordu, Adem Bey onların lobideki samimi gülüşmelerini kameradan izleyip, rahatsız olup Emrah’ı arıyordu. Fakat İranlı turisti oynayacak oyuncu son dakikada belli oldu ve Sinem’le sete geldiğinde tanıştım. Aurası yüksek bir oyuncuydu ve hemen diyalog yazma ihtiyacı duydum. Emrah – Feryal – İranlı turist aksı böyle kuruldu ve bence senaryoya ayrı bir katman ve filme de ayrı bir tat kattı.
Oyuncu seçimini sormak isterim. Herkes karakterlerine uyumlu. Müfit Kayacan zaten çok iyi bir oyuncu, Ekrem Arslancan da onun hamlelerini iyi karşılayan bir oyuncu. Yönetmen olarak sizin oyuncularınızın yansıması filmde nasıl bir yer tutuyor?
Bu filmde ilk defa bir cast direktörüyle çalıştım. Erengül Öztürk zaten arkadaşımdı ve senaryoyu ilk okuduğu andan itibaren filme gönüllü olarak katkı sağlamak istediğini söyledi. Erengül, Emrah karakteri için bana 10 oyunculuk bir liste hazırladı. İlk andan itibaren favorim Ekremcan’dı ama yine de tüm oyuncuların performanslarını tek tek izledim. Ekremcan hem yüz olarak hem de oyunculuk olarak tam aradığım oyuncuydu. Daha sonra Ekremcan’ı Semaver Kumpanya’nın Cimri isimli oyununda canlı olarak izledim ve emin oldum. Adem Bey’i bulmak bizim için biraz zor oldu, çünkü o yaş grubunda çok fazla seçeneğiniz olmuyor. Çoğu oyuncu zaten dizilerde aktif olarak çalışıyor ve bağımsız projeler için zamanları olmuyor. Müfit Bey’e yönetmen yardımcım Dürdane Uçar aracılığıyla ulaştık. Sağ olsun, Müfit Bey yoğun iş programına rağmen bize zaman ayırdı ve projede yer aldı. Prova yapmadan tek gecelik bir çekim gerçekleştirdik. Müfit Bey’in tecrübesi sayesinde istediğimiz performansı elde ettik. Tek endişem Ekremcan ve Müfit Bey’in birbirlerini görmeden oynayacak olmalarıydı. Ama filmin diğer bir sürprizi de bu oldu çünkü oyuncuların birbirlerini görmeden ve prova yapmadan oynamaları filme ekstra bir katkı yaptı. Bu açıdan Gece Mesaisi’nin biraz şanslı bir film olduğunu söyleyebilirim.
Filmi nerede, hangi koşullarda çektiniz? Kısa film çekmek eskisi kadar kolay değil mi?
Filmi senaryoda da yazdığım İstanbul Beyoğlu’nda bir butik otelde çektik. İmam Adnan Sokak’ta Yamalya Otel’de. Daha görür görmez mekanımızın burası olduğuna karar vermiştim. Sonra birtakım aksilikler çıktı ama lokasyon sorumlumuz Abdullah Kılınç sayesinde sorunları çözdük. Kendisi aynı zamanda filmde sarhoş adamı oynuyor. Filmde yaşadığımız en büyük aksilik de burada yaşandı. Bir asansör kazası yaşadık ve ben filmin yönetmeni olarak 2 saat asansörde mahsur kaldım. Sonrasında İBB itfaiye erleri beni kurtardı. Bu üzücü kazada tek tesellim asansörde benim kalmış olmamdı çünkü ekipte çok genç insanlar vardı, onlardan biri kalmış olsaydı çok üzülür ve seti iptal etmek zorunda kalırdım. Biz bu kazayı filmin nazar boncuğu olarak görüp geçiştirdik. Bunun dışında mekân sahipleri bize karşı çok konukseverdiler. Filmde ekibimiz çok tecrübeli kişilerden kurulduğu gibi çok genç, amatör arkadaşlarımız da vardı. Gençlere alan açmak için de bir bakıma çabaladık. Bir diğer ayrıntı da Beyoğlu’nda film çekmenin zorlukları. Beyoğlu’nda film ekiplerinden haraç almaya çalışan çeteler var, profesyonel arkadaşlarım mümkün olduğunca sessiz sedasız çalışmamızı önerdiler, önceleri çok dikkatliydik ama asansör kazası her şeyi bozdu. İki itfaiye, bir ambulans, bir polis aracı tüm İstiklal Caddesi’ni inleterek otelin önüne gelmişti ve film çektiğimizi sağır sultan bile duymuştu.
Kısa film çekmenin zorlukları tamamen senaryoya bağlı. Bu yılın iyi filmlerinden Feridun isminde bir kısa film var. Film bir evin içerinde geçiyor ve filmde sadece bir oyuncu ve bir çamaşır makinesi var. Ben ilk filmini çekecek arkadaşlara bu tür senaryolar yazmalarını öneriyorum. Çok karakterli ve çok mekanlı filmler çekmek bütçeyi yükseltiyor ve bunu yönetmek de tecrübe gerektiriyor. Yoksa yüksek bütçelerin altından kalkmak çok zor. Benim avantajım setteki birçok ekip arkadaşımın gönüllü gelmesiydi. Yine de hatırı sayılır bir bütçemiz olduğunu söylemeliyim.
Filmin görsel diliyle ilgili konuşmak gerekirse de genelde mekanları kısıtlı tutuyorsun, Emrah’ın kıyafetleri de dar ama patronun açısı geniş. Orayı konuşabiliriz.
Filmin görsel diliyle ilgili birçok karar çekimden önce alındı. Mesela Emrah’ın kıyafetlerinin dar olması çekimden önce alınan bir karardır. Aynı şekilde Cemil’in umursamazlığını da bol elbiselerle vurguladık. Normalde butik otellerde çalışanlar birkaç istisna haricinde üniforma giymiyorlar. Biz karakterlerin üniforma giymesini özellikle istedik ve bordo rengi özellikle seçtik. Biraz Wes Anderson’ın The Grand Budapest Otel filmindeki havayı yakalamayı çalıştık. Pastel renkleri özellikle tercih ettik. Otel lobisinde bulunan tabloyu oraya biz getirdik. Bu tablo Marius Houschyar isimli bir arkadaşımızın “Authority” isimli tablosu. Masa üzerindeki yeşil lambayı da biz getirdik ve otel lobisini dizayn ettik. Adem Bey’in ev çekimlerinde close up ve detay çekimler yaptık ama kurguda bunların gereksizliği ortaya çıktı ve daha geniş planları tercih ettik. Filmimiz zaten klostrofobik bir film, sadece filmin başında ve sonunda otelin dışına çıkıyoruz, zaten en geniş planımız final sekansında, tüm sokağı gördüğümüz plan.
Kameraları kapatma yöntemi de bu kadar şeker olabilirdi. Hem kolay, hem lezzetli…
İlk yazdığım senaryoda Emrah boya spreyi kullanıyordu kameraları kapatmak için ama sonra bir arkadaşımın tavsiyesiyle çikolata yapmaya karar verdim. Sonra bu çikolatayı İranlı kızın getirdiği yemek poşetine bağladım. Böylelikle tabiri caizse taşlar yerine oturdu ve ortaya daha tutarlı bir senaryo çıktı.
Ondan sonrasında Emrah’ın dizginleri ele aldığını, siyahi bir müşteriye oda verdiğini görüyoruz. Ondan sonra patronun sabah oraya damlamasını bekliyoruz ama gelmiyor, belki de güvenli, sanal sularda kalmayı tercih ediyor! Öyle mi?
Emrah’ın siyahi müşteriye oda vermesi filmde güven ve dayanışmayı temsil ediyor. Çünkü maruz kaldığı baskı güvensizlikten kaynaklıyor zaten. Film burada bir çözüm öneriyor. Böylesi bir dünyada birbirimize tutunarak ve güvenerek yaşayabiliriz. Yoksa hepimiz Adem Bey gibi paranoyaklara dönüşebiliriz. Adem Bey’in filmin sonunda gelmemesi aslında uzak bir sahil kasabasında yazlığında olmasından dolayı, istese de gelemiyor. Burada son olarak söyleyeceğim şey, ne olursa olsun Emrah görev yerini terk etmiyor ve otelde beklemeye devam ediyor, kendisinden sonra gelecek kişiyi bekliyor. Bu da Emrah’ı etik olarak tamamlayan bir davranış.
Filmin festival süreci nasıl gidiyor, izleyiciden nasıl tepkiler alıyor? Film festivalleriyle ilgili düşüncelerini de alabilirim kısaca.
Festival sürecimiz çok iyi geçiyor. Dünya prömiyerimizi Miami Short Film Festivali’nde yaptık, sonrasında Uluslarası Bakü ve Kazan film festivallerine katıldık. Türkiye’de ise filmimizi İstanbul Film Festivali’nde açtık. Geçen hafta Ayvalık Film Festivali’ndeydik, önümüzdeki hafta da Adana Altın Koza Film Festivali’nde olacağız. Bugüne kadar iki festivalden en iyi kısa film, bir festivalden de jüri özel ödülü ile ayrıldık. Tayf, Rofife, Sinepark, Çalıköy gibi değerli festivallerde filmimiz gösterildi. Ayrıca İşçi Filmleri Festivali’nin gösterim seçkisindeydik.
Filmimize dair çoğunlukla olumlu tepkiler alıyoruz. Daha önce de bahsettiğim gibi insanlar filmle empati kuruyorlar ve kendi deneyimlerini bize aktarıyorlar. Bunlar temayla ilgili olumlu tepkiler. Filmin komedi yoğunluğu, akışı, oyunculukları da çok beğeniliyor. Birçok festivalde Ekremcan Arslandağ ile ilgili olumlu geri dönüşler alıyoruz. Müfit Bey’in oyunculuğu da seyirci tarafından bir kez daha takdir ediliyor. Komedi yoğunluğunun tam yerinde olduğunu seyirci tepkilerinden anlayabiliyoruz, çok gülüyorlar filmimize. Komedi riskli bir tür, özellikle de kara komedi. Aldığımız tepkiler çok sulandırmadan absürt durumlar ortaya çıkarak anlattığımız hikayenin seyircide bir karşılık bulduğu yönünde.
Festivallerle ilgili kısaca bir şeyler söylemek gerekirse, köklü festivallerde bile aksaklıklarla karşılaşabiliyoruz. Daha genç festivallerin de gelişim aşamasında olduğunu görüyorum. Ama genelde festival düzenleyicileri iyi niyetli ve çözüm üretme odaklı hareket ediyorlar. Film yapmak kadar, festival düzenlemek de çok zor ve zahmetli bir süreç. Ayvalık’ta Azize Tan ve ekibinin olağanüstü çabası gerçekten hayret vericiydi. İKSV ekibi de katılımcılarla büyük bir uyum içerisinde çalışıyor. Tayf, Çalıköy ve İşçi Filmleri ekiplerinin gayretleri de takdir edilmeli bence. Ama genel olarak seçkilerde yaşanılan problemler devam ediyor. Mesela birçok festival hala kurmaca, belgesel ve animasyonu aynı kategoride değerlendirmeye devam ediyor. Ama bu filmler üretim süreçleri birbirlerinden farklı filmler. Bir de son olarak Ayvalık Film Festivali’nde yapılan sinelab’ın başka festivallerde yaygınlaşması gerektiği düşünüyorum. Genç sinemacıların usta yönetmenlerle film üretim süreçlerinin içerisinde olması, bence ülke sinemasının gelişimi açısından çok kıymetli.
Bundan sonraki yolculuğun nasıl devam edecek, yeni filmler olacak mı?
İstanbul’a geldiğim 2008 yılından beri hep film üretim süreçlerinin içerisinde oldum. Sektörde değilken bile kendi çabalarımla küçük filmcikler ürettim. Bugüne kadar 5 kısa film yazdım ve yönettim. Bundan sonraki hamlem bir uzun metraj yapmak üzerine olacak. Şu an senaryo çalışmalarım devam ediyor. Ama ben kendimi filmmaker olarak tanımlıyorum. Eğer uzun metraj bir film çekemeyecek olursam, bir şekilde kısa ve belgesel formalarında üretim yapmaya ya da düşük bütçeli uzun metraj çekmeye çalışacağım.
Son olarak neler söylersin?
Son olarak film sektöründen 15 yıllık yolculuğumda ve öncesindeki edebiyat maceramda öğrendiğim bir şey var. Bizleri bu filmleri yapmaya iten şey, hikaye anlatma isteğimiz. Ben bir hikaye avcısıyım, formu ne olursa olsun hikaye anlatmaya devam etmek gerektiğini düşünüyorum. Geçenlerde bir filmde görmüştüm, oradaki karakter insanı maymundan ayıran şeyin hikaye anlatmak olduğunu söylüyordu. Buna sonuna kadar katılmakla beraber hayal gücüne ve kurguya, performansa ve bireysel yeteneğe de inanıyorum. İnsan sürprizlerle doludur, insana inanmayı bırakmayın diyorum. Kanat Güner’in de dediği gibi; “İnsana dair olan hiçbir şey bana yabancı değildir.”
