33. Adana Altın Koza’da tanıştığım Ertuğrul Evis’in yapımcı olduğu Tarla Fareleri filminin yönetmeni İlayda İşeri’ye sorularımı yönelttim. Bu genç yönetmenin mülkiyet kavramını epik bir formda anlatması, kurgusal bir hikaye olsa da gayet gerçekçi yansıyor…
Merhaba İlayda seni biraz tanıyabilir miyiz?
Merhabalar, ben İlayda İşeri. 2003 yılında İstanbul’da doğdum. 2026’da Boğaziçi Üniversitesi fizik ve felsefe bölümlerinden mezun oldum. Şu an Columbia Üniversitesi yönetmenlik programında yüksek lisans yapıyorum.
Film zamansız ve mekansız gibi dursa da, köylülerin giyim tarzından, patates ekmelerinden, biraz Rus köylüsü havası almak mümkün. Böyle bir benzerlik kırmaya çalıştınız mı, yoksa tamamen tesadüf mü?
Aslında filmin kurgusal bir dünyada geçmesini istedim. Dolayısıyla Türkiye’de herhangi bir yöre veya bölgeye ait görünmemesi tercihimdi. Bu film fikri ilk aklıma geldiğinde Moldova’daydım. Sovyetler sonrası köylülerin yaşadıkları hakkındaki Çeşme belgeselimi çekiyordum. Oradan etkilenerek, Rus demesek de Doğu Avrupa/Balkan etkilerini hissetmek mümkün.
Bir yandan da filmde bir tiyatro havası da var, belirli bir alan üzerinde geçiyor, özellikle alanı mikro tutmak istediğinizi düşündüm, şehir farazi bir kavram gibi duruyor. Bu köyden mülkiyet ve güç savaşlarına uzanmak nasıl bir duygu?
Çeşme belgeselini yaparken, en çok ilgimi çeken Sovyetlerin dağılmasının ardından devlete ait toprakların, fabrikaların, dükkanların sahipsiz kalmasıydı. Arazilerin eşit paylaşılacağı sözü almalarına rağmen süreç öyle işlememişti ve köylülerin çoğu haklarının yendiğine inanıyordu. Toprağın asıl sahibi kim, mülkiyet aslında kime ait gibi sorulara kafa yormaya başlamama neden oldu. Mülkiyet kavramının kökü nereye dayanıyor, bunu merak ediyorum. İnsanlık tarihi boyunca toprak kavgası aslında birçok siyasi sorunların ve savaşların temelini oluşturuyor. Uzay boşluğunda dönüp duran yalnız bir kaya parçasından ibaret gezegenin topraklarını paylaşmak için hala kan dökülüyor. O yüzden evrensel ve zamansız bir sorun olduğuna inanıyorum. Henüz sonuca varmış bir çözüm önerim olmadığından izleyiciyi de soru işaretleriyle bırakmak en doğru yöntem olacaktı. Tüm bu absürt kavgaya dışarıdan bakmalarını sağlamak. İzleyiciyi, hikayede olup bitene ve karakterlere yabancılaştıran epik tiyatro tarzına yönelmem bu sebepten oldu. Brecht’in oyunlarında ve Beckett’in Godot’yu Beklerken eserinde karşılaştığımız hiçbir yere varmayan diyaloglardan ilham alarak aradığım dili yakalayabildim.
Otoritenin ortadan kalkıp halkın kendi kaderini belirleme hakkı ortaya çıkınca, aynı anda kaos da başlıyor. Özgürlük arzusu ya da kaos savaşarak, çatışarak ortaya çıkar mı demek istiyorsunuz? Bu bir eleştiri mi yoksa doğal akışın bir uzantısı bakış açısı mı?
Otoritelerin yükselmesi ve düşüşleri, halkın özgürlük arzusu, eşitlik ve adalet hayalleri, çatışma eğilimi, kaos, yeniden düzen kurulması, sonrasında yeniden otoriter rejimler… Bunların hepsi sosyal dinamiklerin sürekli tekrar eden aşamaları gibi geliyor bana. Hep beraber önce trajedi sonra fars sahnelememiz sanki kaçınılmaz gibi.
Filmin adının Tarla Fareleri olması tam olarak ne ifade ediyor? İnsanlar ve fareler arasındaki bağı nasıl kurdunuz? John Steinbeck romanı (çok benzemese de) Fareler ve İnsanlar romanından alınmış bir ilham var mı?
Fare burada Steinbeck’in romanının aksine hikayedeki herhangi bir karakterle iletişime geçmek yerine tarlanın doğal sahibi ve sessiz bir şahit konumunda. Dolayısıyla Fareler ve İnsanlar’a benzerlik var diyemem. Aslında İvo Andriç’in Drina Köprüsü romanı fareyi bu hikayenin merkezine yerleştirmemde daha çok ilham kaynağı oldu, çünkü kitapta köprünün Balkanların tarih akışına tarafsızca tanıklık etmesi gibi, tarla faresi de köylülerin beyhude tartışmalarına sessizce tanıklık ediyor.
Filmde çocuklar sessiz bir izleyici modunda büyüklerin savaşını izliyor. Çocuklar hem bu kaosu izliyor, hem de açgözlü imparatorun masalını anlatıyorlar tekrardan. Bu anlamda çocuklar filmin mesajını derinleştirici bir misyon mu üstelenmiş oluyorlar? (Bir yandan da sessiz ama bir şeyler biliyormuş gibi bakıyorlar.)
Evet, çocuklar da tıpkı fare gibi olan biten saçmalıkların sessiz gözlemcileri. Çocuk karakterlerin genel olarak hikayelerin işlediği konuları derinleştirdiklerine inanıyorum çünkü yetişkinlerin zaaflarına ayna işlevi taşıyorlar. Yani hangi alana çocukları koyarsanız o konunun altını çiziyorlar.
İnsanoğlunun kurnazlıkları bitmez tükenmez bir durumda. O ana kadar sorgulamayan köylüler, mülkiyet ve tapu derdine düşüyorlar. Madem eski tapu kayıp, sahtesi neden üretilmesin ki? Bir tane tanık olmasa, belki o meşru zemin kabul görecek, sahte tapu gerçek sanılacak… İnsanın mülkiyet tutkusunun burada alaya alındığını görüyoruz… Öyle mi?
İnanın bilmiyorum, hala düşünüyorum. Mülkiyet ile ilişkimi de sorguluyorum. Sahip olduğumu sandığım şeyler gerçekten bana mı ait emin değilim. Çok derine inildiğinde insanın yakınlarıyla olan bağı hatta kendi bedeni ve düşünceleri bile sorgulanması gereken sahiplik kavramı kapsamına girebilir. Sanırım sadece saf gerçek sevgi mülkiyet barındırmıyor. Kimsenin ve hiçbir şeyin tapusuna sahip değiliz aslında.
Filmde absürt bir kara komedi tarzı kullanıyorsunuz, bu modu yakalamak için filmde hangi unsurları öne çıkardınız?
Brecht tiyatrosunda olduğu gibi seyircinin hikayeye mesafeli kalmasını amaçladığım için herhangi net bir zaman ve mekanda geçmesini istemedim. Dolayısıyla oyunculuklarda herhangi bir yöresel ağız konuşulmadı. Ayrıca kalabalık bir karakter kadrosu olduğu için hiçbir karakterin derinine inmeden genel insanlık halleri üzerinden absürt ve mesafeli tonu korumuş oluyoruz.
Bu filmde görsel olarak istediğiniz atmosferi yaratmak için esinlendiğiniz bir tablo ya da bir sanat eseri vs. oldu mu?
Esasında net bir ilham yoktu ancak Jean-François Millet’in tablolarını filmin sunum dosyalarını hazırlarken kullanmıştım. Görüntü yönetmeni Sebastian Weber ve prodüksiyon tasarımcımız Ceyda Yüceer ile beraber renk paleti ve filmin atmosferi konusunda detaylı çalıştık ve sonuçta tutarlı bir dünya oluşturduğumuzu düşünüyorum.
Oyuncuları nasıl seçtiniz? Onlarla nasıl bir oyunculuk tekniği çalıştınız? Biraz tiyatrovari mi?
Filmin cast direktörleri gerçekten çok güzel iş çıkardılar, Berfin Elif Binbay ve Cemre Kılıç. Onlar sayesinde çok kısa sürede filmin kalabalık oyuncu kadrosunu oluşturduk. Oyuncularla kısa da olsa prova yapma imkanı bulduk. Filmin havası, amaçlanan tarz ve epik tiyatro vurgusu hakkında konuşmalarımız oldu.
Filmin bütçesi ve çekim koşullarıyla ilgili neler söylemek istersiniz?
Film çok fazla insanın desteği ve gönüllü katkıları sayesinde tamamlanabildi. Bütçe konusunda Kültür Bakanlığı, Yunanistan Film Ofisi, Akbank Sanat, Küçükçekmece Belediyesi gibi kurumlardan maddi yardım aldık ve ayrıca birçok ayni yardım da ulaştı. 5 gün boyunca yoğun ve zorlu bir set süreci geçirdik. Bilecik’in ve Sakarya’nın telefon çekmeyen, internet olmayan dağ köylerinde kaldık. Ama çektiğimiz sıkıntılara değdi ve sonuçtan memnun olduğumuz bir iş çıktı.
Film festivallerde seyirciyle buluşuyor, tepkileri nasıl oluyor?
Ben yüksek lisans eğitimim için Amerika’da olduğumdan şu ana kadar festival gösterimlerine gidemedim ama film ekibinden katılım sağlayanlar oldu. Sadece Manhattan’da bir hafta boyunca gerçekleşen gösterimlere katılabildim. New York seyircisinin keyif aldığını, bol bol güldüğünü ve aktif tepkiler vererek filmi izlediğini gözlemlemek beni çok mutlu etti. Sonrasında yorumlar da oldukça olumluydu.
Festivallerle ilgili düşüncelerinizi kısaca alsam?
Festivaller kısa filmler için neredeyse tek görünürlük alanı, bu nedenle bir kısa filmin yolculuğunda festival gösterimleri büyük önem taşıyor. Tarla Fareleri’nin Rhode Island’dan Edinburgh’a, Balkanlar’dan Adana’ya uzanan yolculuğunda bunu bir kez daha deneyimledik. Bir filmin seyirciyle ilk kez buluştuğu, sinemacıların birbirini tanıdığı, geri bildirim alabildiği yerler festivaller. Öte yandan son yıllarda Türkiye’de, festival yönetmeliklerinin, seçki anlayışının ve önceliklerin değiştiğini görüyoruz. Bu değişimler bazen köklü festivalleri geleneklerinden ve önceden taşıdıkları ruhtan uzaklaştırabiliyor. Bence şu an Türkiye’de gerçekten özenle hazırlanan, sinemacıya ve seyirciye eşit değer veren festivallerin sayısı ne yazık ki azaldı. Bu kadar emekle var olmuş kurumların şeffaflıkta ve seyirciyle kurdukları bağda biraz daha hassas davranmaları gerektiğine inanıyorum. Çünkü festivaller yalnızca ödül dağıtılan yerler değil, yeni sinemacıların yetiştiği, gençlerin desteklendiği ve bir ülkenin sinema hafızasının oluştuğu yerler.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Bütün ekibe tekrar teşekkür etmek istiyorum çünkü herkes büyük özveriyle çalıştı. Katkı veren herkese ve samimi ilginiz için sizlere de çok teşekkür ederim.
