Orhan Günşiray öldü…
Yazan: Murat Tolga Şen 31 Ağustos 2008
Kategori: Ortaya karışık
Mevsim Sonbahar…
Yeşilçam’ın tanıdığımız sevdiğimiz yüzleri birer birer yitip gidiyor. Türk sinemasının yaprak dökümü eskilerin yerini dolduramayacak kadar yeteneksiz ve çapsız yeniler yüzünden iyice hissediliyor. vakt-i zamanının bond’u, daha sonra ideal minibüsçü tiplemesi… Dudaklarıyla dövüşen, yumrularıyla sevişen, Türk sineması’nın bizatihi çok değerli oyuncusu, Mahir Günşiray’in babası Orhan Günşiray öldü.
Birkaç gündür gazetelerde hakkında pek çok yazılıp çiziliyor. En çok da cenazesine çok az kişinin geldiğinden falan bahsediliyor… Tabi bu gazetenin bu duruma çok üzüldüğünden değil de “Ajitasyonun Allahını yaparım ben şimdi bu konudan” densizliğinden kaynaklanıyor. Orhan abinin arkadaşları çoktan öte tarafa göçtüler. Yenilerin vefasızlığı bu siyah beyaz sinemanın jönü uçarı adamı değersiz yapmaz. Düşmüş oyuncuların hastalık yada ölüm haberlerinden Sömürü destanları çıkarabilen basınımız, yedi kez nikah masasına oturan, sinemadan kazandığı parayı oldukça iyi değerlendiren , mal mülk edinen bir ticari kafaya sahip olan zamanında avruplı meslektaşları nasıl yaşamış ise, kendine böyle bir hayat standardını sağlayabilmiş bir oyuncu olan, film çekimlerine kendi karavanı ile gelip, karavanında ihtiyaç duyduğu ne varsa elinin altında hazır bulundurmaya özen gösteren ki bunu Cüneyt Arkın‘ın anı kitabı **”adını unutan adam“dan öğreniyoruz- Bu adama saracak yer bulamayınca az katılımlı cenazesine eşşek arısı gibi yapıştılar! Orhan Günşiray’a samimiyetle Allahtan rahmet diliyor ve perdedeki yüzü hiç solmasın diliyoruz. Taziyemizi de onu en iyi anlatan yazı olduğunu düşündüğüm Aralık 1995 Sinema dergisindeki bir tarifle bitiriyoruz.
“Italo Calvino’nun “Gelecek Bin Yıl için Altı Öneri”si arasında “hafiflikk” de vardı… İşte gerçek bir “hafif “, Orhan GÜnşiray. Yoo, yüzeysel senaryolardan, bildik esprilerden, eksik içeriğin hafiflettiği filmlerden bahsetmiyoruz. Sözettiğimiz, bu adamın yüzü, mimikleri… Hafifliğe bir adanmışlık, bir değer olarak hafiflik. Minik çanlar, çapkınlıklar ve uğur böcekleri… Gerçek bir sabun köpüğü. Ve uçuculuğuyla, “kitsc”in çekim alanından da kurtuluyor, kurtuluyor,kurtuluyor…“
** Arkın, kitabında Orhan Günşiray’a yer verdiği bölümde; yazın en sıcak günlerinde yapılan bir film çekimi esnasında Günşiray’ın karavanının yanında dinlenmeye çekildiği, şemsiyesinin altına kurulup buz gibi suyundan yudumladığını anlatır. kendisinden bir bardak soğuk su isteyen Arkın’a, Günşiray’ın cevabı ” iş çıkartma , şimdi ötekiler de ister” gibisindendir.
Trash – Çöp Filmler
Yazan: Murat Tolga Şen 27 Ağustos 2008
Kategori: Korku Filmleri
Canavarlar, mitolojik simalar, seks, şiddet pervasızca harmanlandı ucuz “trash”(çöp) filmlerde… Egzantrik oyuncular, kartondan canavarlar, ambalaj malzemesinden kostümlerle, garabetin son perdesiydi “trash” ama arada gerçek başyapıtlar da çıktı… Sinemanın bu akıllara zarar dünyasında renkli bir gezintiye hazırlanın…

Dekorlar sallanıyor, oyuncular kekeliyor ve yönetmen ne yaptığının farkında bile değil. Korkunç! İnsan böyle birşeyi niye seyretsin ki? Çok basit. Çünkü çok eğlenceli. Trash (“Çöp”ün İngilizcesi), seyirciye “düzgün” filmlerde asla göremeyeceği şeyleri sunuyor. Büyük film stüdyolarının dışında bir yerlerde çekilen bu ucuz prodüksiyonlarda tabular arsızca kırılıyor. Seks, ölüm ya da şiddetle yakından uzaktan ilgisi olan her şeyi Trash filmlerde bulabilirsiniz. Gladyatörler, demir parmaklıklar arkasındaki kadınlar, garip canavarlar, bikinili kızlar… Hepsi bir aradaysa daha da iyi (“Vampirler Herakles’e Karşı” gibi). Film pisliklerine, Trash ile Underground arasındaki sınırın eridiği soft seks ve korku gibi türlerde daha sık rastlanıyor (John Waters’ın filmlerinde olduğu gibi). Ancak Trash, sadece sapıkça içgüdüleri tatmin etmekle kalmıyor, aynı zamanda (hedef bu olmasa da) komik de oluyor. Oyuncular kendilerini rezil ediyor. Sözgelimi Hilde Knef, “Yaratıklar Caracas önünde Pusuda” adlı filmde, dev bir karidesle boğuşuyor. Birbirinden “ilginç” senaryolar yazılıyor. “Frankenstein’ın Canavarları Godzilla’nın Oğlunun Peşinde“, “Ölmek İstemeyen Beyin” gibi. Düşük bütçeler yüzünden, UFO niyetine boyanmış bisiklet kasketlerinin kullanıldığı “Plan 9 From Outer Space” gibi filmler yapılıyor. Bu filmlerde eğlenmeyenlere diyecek sözümüz yok doğrusu.
Peki böylesine kötü filmler neden bu kadar komik oluyor? Trash’in eşi benzerinin bulunmamasının sebebi, hedef ile sonuç arasındaki farklar. Yapımcıların bilerek çöp çekmeleri, çok ender rastlanan bir durumdur. “Trash hayranlarına hitap edecek” şeklinde reklamı yapılan ve bilerek kötü yapılan fîlmlerse (bunların en ünlülerinden biri “Katil Domateslerin Saldırısı“) etiket sahtekârlığından başka bir şey değil. Gerçek Trash yaratıcısı, işine sanat gözüyle bakar ve elinden gelenin en iyisini yapar. İşin sonunda ortaya çıkan komiklikten öte zırvalıksa, tepkiler normaldir.
Parlak stüdyo prodüksiyonlarının aksine, ucuz Trash filmlerde şaşırtıcı olaylar olur. Bir sonraki sahnede neyle karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Bir bakarsınız filmde önemli rolü olan bir karakter yok olmuştur. Oyuncu ölmüştür ve başka birini bulmak pahalıya mal olacağı için bu rol filmden çıkarılmıştır. Ya da Ed Wood gibi rolün filmden çıkarılmasına gönlü el vermeyen bir yönetmen söz konusuysa, “yaratıcı” çözümler üretilebilir: Ed Wood, “Plan 9 From Outer Space“de, Bela Lugosi‘nin ölmesi üzerine, yalnızca gözleri Lugosi’ye benzeyen bir oyuncu bulur ve onu oynatmaya karar verir. Oyuncu “Bela Lugosi” olarak oynadığı tüm sahnelerde, yüzünü bir pelerinle kapatır, yalnızca gözleri görünür. Nasıl buluş ama?..

Bazen bir anda ortaya Japon plastik canavarlar çıkar çünkü yapımcı eski bir bilimkurgu filminin dekorlarını çok ucuza kapatmıştır. Kadın oyuncuların filmin en olmadık sahnesinde çırılçıplak soyunmaları da çok sık rastlanan bir durumdur. Çünkü yönetmen çıplaklığın daha çok sattıracağım düşünmüştür. Bu tür ucuz filmlerden bu kadar keyif alınmasının sebebiyse, gerçek ile sinema dünyası arasındaki sınırı kaldırmaları. Film çekimi sırasında başvurulan ucuz numaralar hemen belli oluyor, filmin “yıldızları** aramızdan biri gibi görünüyor (çünkü ışıkçılar parasızlıktan işlerini hakkını vererek yapamıyor), mekân olarak yönetmenin herhangi bir arkadaşının bahçesi ya da evi kullanılıyor (işte size gerçekçi film). Çerçeveye giren mikrofonlar ya da benzeri aletler, seyirciye bunun “sadece” bir film olduğunu hissettiriyor. İzleyici, Hollywood prodüksiyonlarında olduğu gibi rüya alemine götürülmüyor, filmi seyrederken onun nasıl çekildiğine de şahit oluyor. Sanat ile gerçek birbirinin içinde eriyor.
Bütün bunları duyduktan sonra, Trash*in sadece düşük bütçenin bir sonucu olduğu yanılgısına da düşmemek gerekiyor. Başyapıt olması için bütün özelliklere (yüksek bütçe, yıldız oyuncu, iyi yönetmen) sahip olan filmler de felaketle sonuçlanarak izleyiciye eğlenceli saader geçirtebiliyor. Genelleme yapmak gerekirse kötü filmler ikiye ayrılıyor; kötü kötüler ve iyi kötüler. “Ishtar” ilk gruba giriyor. Bunlar tekdüze ve sıkıcı filmler. İnsanın tüylerini diken diken edecek kötülükteki filmlerse gerçekten heyecanlı oluyor. Bu filmler kendi absürdlükleri içinde izleyicinin hoşuna gidiyor. Ayrıca senaryo yazarlarının sadece çok kazandıkları için kaliteli senaryolar yazdıklarına da inanmamak gerekir. Aynı şey yönetmenler ve özellikle de oyuncular için geçerli. Tanınmış bir oyuncunun kendini rezil ettiğini seyretmek, sinemanın sunduğu en güzel şeylerden biri.
Erotizm ve korku üzerine kurulu olan ucuz bütçeli filmler bir yana, parlak trash’e her türde rastlamak mümkün. Yıldızlar, özellikle melodramlarda, öylesine oyunlar çıkartıyorlar ki, insan ürpermeden edemiyor. “The Sandpiper“da yaşlıca hippi bir nemfomanyağı canlandıran Elizabeth Taylor, “Moment by Moment“da melankolik bir jigoloyu oynayan John Travolta, bu oyunculardan sadece ikisi. Aynı şekilde yönetmenler de, yüksek bütçeleri histerik müzikallerde eritmeye bayılıyorlar. Trash’e hayli yatkın diğer türler ise korku filmleri ve Western’ler (“Billy The Kid Drakula’ya Karşı” nasıl sizce?) ve polisiyeler… Yüzde yüz saf Trash’in ne olduğuna karar vermek konusunda en yetkili merci, tabii ki izleyici. Çünkü Trash özneldir, Bu yazıda herkesin Trash oldukları konusunda aşağı yukarı hemfikir olacağı filmler bulacaksınız. Devamını oku
Across the Universe (2007)
Yazan: Masis Üşenmez 26 Ağustos 2008
Kategori: Ortaya karışık

The Beatles ile aramda hep bir mesafe olmuştur. Nedense bu grubu bir Pink Floyd, Led Zepplin ya da Deep Purple gibi sevemedim. Tüm diskografilerine sahip oldum zorladım ama başaramadım. Yok benle The Beatles arasında bir garabet var. Dünyanın geri kalan nüfusu için ise bu grup çok şey ifade ediyor. Neredeyse yetmişlerdeki barış dalgası The Beatles tarafından yaratılmış gibi bir hava var şimdilerde. Müzikaller ise ayrı bir konu. Hair, The Wall ve Grease hayatımda yer tutan müzikallerdir. Ancak bunlar dışında hiçbirine yüz vermem. Müzikal tarz olarak bana bir garip geliyor, bütünleşemiyorum film ile. Şarkı söyleyen adamdan sonra diğerlerinin sanki bin yıldır bildikleri bir şarkıymış gibi nakarattan eşlik etmeye başlamaları, beraber garip kareografilerle dans etmeleri çocukluktan beri bana itici gelmiştir. Sanırım çocukken bir müzikalin etkisinde kalıp sokağa çıktım ve sonrasında bir travma yaşadım. Yok ulan böyle insanlar kimi kandırıyorsunuz? Devamını oku
BEN X (2007)
Yazan: Masis Üşenmez 26 Ağustos 2008
Kategori: Bilimkurgu filmleri
Sanal dünya, gerçek dünya, iç dünya ortaya karışık: Ben X
Yazan: Numan SERTELİ Kaynak: Tersninja
Hepimiz az ya da çok okul sıralarından geçtik.. Hayatımızın mühim bir bölümünü, kâh kanayan kalp ya da kopya çiziktirmeleriyle süslü bu tahta sıralarda dirsek çürüterek, kâh koridorlarında haylazlık yaparak harcadığımız sınıflarımızda çeşit çeşit öğrenciler de gördük..
Bunlardan kimisi, oturduğu sıradan koca bir çivi çıkmış da bi tarafına batıyormuşçasına yerinde duramayan, her şeye burnunu sokup, herkese yetişen ‘fırlama’ tiplerdi; kimisi de bunların tam tersi, teneffüslerde dahi -kerhen- yerinden kıpırdayan, bunun dışında sadece sessizce sırasında oturup dersi ya da kendini dinleyen tiplerdi.. Bir de -bencileyin- bu ikisinin ortalamasına tekabül eden ’sıradan’ çoğunluk..
Azınlık olmalarına karşın, zıtlığın ve marjinalliğin kendine has etkisiyle hiç sahneden inmeyen bu uçtaki tipler, dışa dönük zıpırların önlenemez kafaya alma, aşağılayarak kendini yüceltme dürtüleriyle (Elbette diğeri hiç istemediği halde..) hep birbirlerini çekerlerdi..
Sırf herkes gibi hareket etmedikleri, genelden farklı oldukları için layık görüldükleri bu saldırılara tepki vermekte oldukça zorlanan, can havliyle verdikleri tepkileri ayrıca alay konusu olan, o sessiz ve sakin çocuklar için okul hayatı, gerçekten katlanması pek zor bir karabasan gibidir..
Peki bu hayasızca saldırılara karşılık ’sıradan çoğunluk’ ne yapar?
Büyük bir kısmı hemen güçlünün yanında saf tutar, biraz zorlama da olsa zıpırlaşma emareleri gösterir.. Bunun yanlış bir davranış olduğunun idrakine varan az sayıda eleman da, her an ‘zalimin yeni hedefi olmak’ ihtimaline karşı, suratına yerleştirdiği hafiften bir sırıtmayla eğlenceye uzaktan katılır…
Hababam Sınıfı Belçika’ da
Nic Balthazar’ ın kendi romanından beyazperdeye uyarlayıp yönettiği Flamanca sözlü, Belçika mamulü Ben x, “Senden farklı ya da başarılı ancak kendini savunmaktan aciz öğrenciyi ez” evrensel okul gerçeğini perdeye yansıtarak, -belki biraz fazla acımasız- bir Avrupai ‘Hababam Sınıfı’ nın hışmına uğramış ‘genç kurban’ trajedisi sunuyor..
En başta, kendimizden verdiğim örnekte o içe kapanık, sosyal olamayan gençler bariz bir ruhsal hastalık belirtisi göstermedikleri halde, kahramanımız -üstüne üstlük- otistik bir gençtir..
Ben (Greg Timmermans), hastalığının etkisiyle, kendini bildi bileli, dünyaya, çevresine -bir teleobjektiften bakarcasına- sadece ayrıntılara odaklanarak bakabilen, bu dar ama derin bakış açısıyla her şeyi herkesten daha iyi gördüğü halde, bütüne ulaşmakta zorlanması nedeniyle de bedensel ve duygusal tepkilerinde hep gecikmeler yaşayan bir gençtir..
Özellikle evi dışında- hep diken üstünde, huzursuz bir yaşantı süren Ben’ in, hastalığının bir diğer belirtisi olarak normalden çok zeki olması, okuldaki normal ya da tembel zıpırların kıskançlıkla zehirlenmiş oklarına hedef olmasını kolaylaştırmaktadır..
Sekseninci seviye gibi olağanüstü bir düzeye eriştiği, Archlord adlı, -online oynanan- bir bilgisayar oyununun sanal dünyasıyla kendi iç dünyasını çakıştıran kahramanımız, maceradan maceraya koşan güçlü bir şövalye olarak kendi yarattığı bu dünyada doğrusu pek mutludur..
Evindeki -ya da kafasındaki- bu ’saygı duyulan’ güçlü Ben figürünü sokağa ya da okuluna (Ki bütün bu bildik mekanlar, onun gözünde, fantastik bir oyunda vahşi bir kaosun hüküm sürdüğü bir dünyadan farksızdır..) taşımaya kalktığında ise -ortamdaki kendine yönelik saygısızlığın da etkisiyle- mevcut psikolojik yetersizlikleri hemen devreye girer ve önüne olması gerekenden daha da büyük güçlükler çıkarır..
‘Normal’ küçük oğluyla, bu ‘problemli’ evladını -tek başına- büyük bir özveriyle büyüten annesi için Ben, sadece bir sevgili evlattır, yoksa durumuyla ilgili olarak bir takım Latince tıbbi isimler takılan bir hasta değil.. Ben’ in, çevresi tarafından -olduğu gibi- kabul edilmesi ve oğlunun da -mümkün olduğu kadar- toplum içinde hayatını idame ettirebilmesi tek dileğidir..
Fakat, Ben’ in de bi ara:”Kendimi sıkmamamı, rahat olmamı istiyorlar ama asıl onlar beni hiç rahat bırakmıyorlar ki..” şeklinde sitem etmesine sebep olan toplum, ona hiç rahat vermediği gibi, iyice delirmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktır..
Ben’ in bilgisayar oyunundan arkadaşı olan ve içten içe tutulduğu Scarlite’ ın, bu ‘özel’ gencin gerçek dünyasından daha çok, iç dünyasında tuttuğu yer zamanla büyüdükçe film de gelişir.. Ve ‘birlikte’ kurdukları ve oynadıkları yeni bir oyunla, gerçek hayatın bozuk gidişine müdahale etmeyi denerler..Archlord oyununun bilgisayar ekranındaki görüntüleri üzerine yedirilmiş bir jenerikle açılan ve süresi boyunca da gerçek dünyayla oyun dünyasının görüntülerinin başarılı bir şekilde birbiri içine girdiği film, bu anlatımıyla da oldukça etkileyici..
Finalde olacaklar üzerine- Ben’ i tanıyanlarca yapılan ve başından itibaren bu dramın içine serpiştirilen ‘röportajımsı’ yorumların, yapıta zaman zaman bir belgesel havası verdiğini de görüyoruz..
Yaşattığı, kızgınlıkla karışık yoğun hüzün duygusuyla seyirciyi oldukça sarsan bu film, önemli mesajını -biraz- doğrudan ve sert verse de estetik kalitesine asla toz kondurmuyor..
Erotik Türk Sineması üzerine…
Yazan: Murat Tolga Şen 25 Ağustos 2008
Kategori: X-Yeşilçam
Erotik furya üzerine, rahmetli Metin Demirhan’ın, duayen yönetmenlerden sıkı avantürcü Yılmaz Atadeniz’le gerçekleştirdiği keyifli ve meraklı bir söyleşiyi tüm dönem ve tür sineması takipcilerinin beğenisine sunuyoruz. Türk sinemasında fantastik ve aksiyon filmlerinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Yılmaz Atadeniz bu söyleşide Türk sinemasının bir bölümünü kapsayan “Seks Furyası” dönemi ve bazı oyuncuları üzerine soruları cevaplıyor ve kendisi yakından tanıdığı bu dönem ile ilgili açıklamalar getiriyor.
M.Demirhan – Sizi avantür ve fantastik filmlerinizle tanıyoruz ve bu türlerin sevdiğiniz türler olduğunu biliyoruz. Gördüğümüz başka bir şey daha var. Filmlerinizde Vamp ya da masum olsun, kadınlara ve erotizme çokça yer veriyorsunuz ve bunu önemsiyorsunuz…
Y.Atadeniz – Evet… Hareketli serüven filmleri çekmeyi hep severdim. Oradan oraya atlayan kahramanlar, zor görevleri başaran üstün yetenekli kişiler… Çizgi romanları çok severim… Baytekinler, Kızıl Maskeler falan… Bunlar filmlerimi etkilediler… Ve kadınlar… Kadınlar filmlerde önemlidirler… Kahramanın bir kız arkadaşı olması seyirciyi çeker. Çünkü seyirci (özellikle erkek seyirci) kendini kahramanın yerine koymaktan ve onun başarılarından kendine pay çıkarmaktan hoşlanır. Aynı zamanda kahramanın bir kız arkadaşı varsa onu da perdede sahiplenir, hatta sonradan fantezilerinde onu kullanabilir de… Bu onları mutlu eder. Kadın kahraman sinemada seyirciyi perdeye bağlayan en önemli etkenlerden biridir…
M.Demirhan – Filmlerinizde genel olarak hangi kadın oyuncularla çalışmayı tercih ederdiniz?
Y.Atadeniz – Benim filmlerinde Feri Cansel, Suzan Avcı, Mine Mutlu, Melek Görgün, Sevda Ferdağ gibi çok sevdiğim kadın oyuncular rol aldılar. Kadın oyuncu dedik de Yeşilçam‘da kadın oyuncu olmak çok zordu. Özellikle benim çalıştığım oyuncular büyük bir özveriyle işlerine sarılırlardı. Soyunmaları gerektiğinde soyunur, tehlikeli sahnelerde oynamaları gerektiğinde ellerinden geldiğince rollerini yapmaya çalışırlardı. Bir keresinde Yılmaz Güney ile Yedi Dağın Aslanı ve Aslanların Dönüşü (1966) filmlerini aynı anda iç içe çekiyorduk. Bizans Prensesini oynayan Sevda Ferdağ’ın senaryo gereği süt banyosu yapması gerekiyordu. Sevda süt dolu havuza girdi. Ama tuhaf olan bir şey fark ettim. İyi ki fark etmişim. Prodüksiyon amiri süt pahalı olur diye basmasın mı havuza ılık kireçli suyu… “Eyvah” dedim kendi kendime, “Şimdi Sevda durumu fark ederse olay çıkar.” Bir yolunu bulup Sevda’ya fark ettirmeden onu havuzdan çıkarttırıp sıcak duşa yolladım… Yoksa kızın başına gelmedik kalmayacaktı. Sevda bu olayı asla bilmedi. Görüyorsunuz işte, Türk sinemasında kadınlar bu işin yükünü çeken önemli insanlardır. Olmadık sahnelerde sağlıklarını riske atarak oynamış, büyük özveri göstermişlerdir… Soğuk havalarda suya girmişler, sert kayaların üzerinde çırılçıplak sevişmişlerdir…
M.Demirhan – Peki, 601ı yıllarda filmlere bir tat, bir lezzet getiren çıplaklık sizce neden 70′lerde dozunu artırıp ön plana geçti? Hatta ve hatta bir furya halini aldı?
Y.Atadeniz – Bunun nedeni o dönem sinemalarımızı istila eden Wang Yu‘lu Karate filmleri ve İtalyan, Alman kökenli seks filmleridir. Wang Yu’nun Kolsuz Kahraman (One Armed Boxer) filmi Türkiye’ye geldiğinde sinemaların önü kuyruk olmuştu, bilenler bilir… Kapılar kırılmıştı izdihamdan… Edwige Fenech‘li, Gloria Guida’lı Silvia Kristel’li filmler de çok iyi hasılatlar yapıyor, doğal olarak da sinema sahipleri tarafından talep görüyordu… Emmanuelle tarzı filmlerin yaptığı iş yüzünden Türk sinemasında da bu tür filmlerin çekilmesi hem talep yüzünden hem de fazla masraf gerektirmediğinden kaçınılmaz olmuştu. Önce küçük şirketler girdiler işe, Beş Tavuk Bir Horoz (1967) gibi filmler çekilmeye başlandı… Devamını oku



![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=9633a641-b48d-491a-a055-d4aef29be84b)






















