Orhan Günşiray öldü…

Yazan: 31 Ağustos 2008  
Kategori: Ortaya karışık

Mevsim Sonbahar…

Yeşilçam’ın tanıdığımız sevdiğimiz yüzleri birer birer yitip gidiyor. Türk sinemasının yaprak dökümü eskilerin yerini dolduramayacak kadar yeteneksiz ve çapsız yeniler yüzünden iyice hissediliyor. vakt-i zamanının bond’u, daha sonra ideal minibüsçü tiplemesi… Dudaklarıyla dövüşen, yumrularıyla sevişen, Türk sineması’nın bizatihi çok değerli oyuncusu, Mahir Günşiray’in babası Orhan Günşiray öldü.

Birkaç gündür gazetelerde hakkında pek çok yazılıp çiziliyor. En çok da cenazesine çok az kişinin geldiğinden falan bahsediliyor… Tabi bu gazetenin bu duruma çok üzüldüğünden değil de “Ajitasyonun Allahını yaparım ben şimdi bu konudan” densizliğinden kaynaklanıyor. Orhan abinin arkadaşları çoktan öte tarafa göçtüler. Yenilerin vefasızlığı bu siyah beyaz sinemanın jönü uçarı adamı değersiz yapmaz. Düşmüş oyuncuların hastalık yada ölüm haberlerinden Sömürü destanları çıkarabilen basınımız, yedi kez nikah masasına oturan,  sinemadan kazandığı parayı oldukça iyi değerlendiren , mal mülk edinen bir ticari kafaya sahip olan zamanında avruplı meslektaşları nasıl yaşamış ise, kendine böyle bir hayat standardını sağlayabilmiş bir oyuncu olan, film çekimlerine kendi karavanı ile gelip, karavanında ihtiyaç duyduğu ne varsa elinin altında hazır bulundurmaya özen gösteren ki bunu Cüneyt Arkın‘ın anı kitabı **”adını unutan adam“dan öğreniyoruz- Bu adama saracak yer bulamayınca az katılımlı cenazesine eşşek arısı gibi yapıştılar! Orhan Günşiray’a samimiyetle Allahtan rahmet diliyor ve perdedeki yüzü hiç solmasın diliyoruz.  Taziyemizi de onu en iyi anlatan yazı olduğunu düşündüğüm Aralık 1995 Sinema dergisindeki bir tarifle bitiriyoruz.

Italo Calvino’nun “Gelecek Bin Yıl için Altı Öneri”si arasında “hafiflikk” de vardı… İşte gerçek bir “hafif “, Orhan GÜnşiray. Yoo, yüzeysel senaryolardan, bildik esprilerden, eksik içeriğin hafiflettiği filmlerden bahsetmiyoruz. Sözettiğimiz, bu adamın yüzü, mimikleri… Hafifliğe bir adanmışlık, bir değer olarak hafiflik. Minik çanlar, çapkınlıklar ve uğur böcekleri… Gerçek bir sabun köpüğü. Ve uçuculuğuyla, “kitsc”in çekim alanından da kurtuluyor, kurtuluyor,kurtuluyor…

** Arkın, kitabında Orhan Günşiray’a yer verdiği bölümde; yazın en sıcak günlerinde yapılan bir film çekimi esnasında Günşiray’ın karavanının yanında dinlenmeye çekildiği, şemsiyesinin altına kurulup buz gibi suyundan yudumladığını anlatır. kendisinden bir bardak soğuk su isteyen Arkın’a, Günşiray’ın cevabı ” iş çıkartma , şimdi ötekiler de ister” gibisindendir.

Trash – Çöp Filmler

Yazan: 27 Ağustos 2008  
Kategori: Korku Filmleri

Canavarlar, mitolojik simalar, seks, şiddet pervasızca harmanlandı ucuz “trash”(çöp) filmlerde… Egzantrik oyuncular, kartondan canavarlar, ambalaj malzemesinden kostümlerle, garabetin son perdesiydi “trash” ama arada gerçek başyapıtlar da çıktı… Sinemanın bu akıllara zarar dünyasında renkli bir gezintiye hazırlanın…

Dekorlar sallanıyor, oyuncular kekeliyor ve yönetmen ne yaptığının farkında bile değil. Korkunç! İnsan böyle birşeyi niye seyretsin ki? Çok basit. Çünkü çok eğlenceli. Trash (“Çöp”ün İngilizcesi), seyirciye “düzgün” filmlerde asla göremeyeceği şeyleri sunuyor. Büyük film stüdyolarının dışında bir yerlerde çekilen bu ucuz prodüksiyonlarda tabular arsızca kırılıyor. Seks, ölüm ya da şiddetle yakından uzaktan ilgisi olan her şeyi Trash filmlerde bulabilirsiniz. Gladyatörler, demir parmaklıklar arkasındaki kadınlar, garip canavarlar, bikinili kızlar… Hepsi bir aradaysa daha da iyi (“Vampirler Herakles’e Karşı” gibi). Film pisliklerine, Trash ile Underground arasındaki sınırın eridiği soft seks ve korku gibi türlerde daha sık rastlanıyor (John Waters’ın filmlerinde olduğu gibi). Ancak Trash, sadece sapıkça içgüdüleri tatmin etmekle kalmıyor, aynı zamanda (hedef bu olmasa da) komik de oluyor. Oyuncular kendilerini rezil ediyor. Sözgelimi Hilde Knef, “Yaratıklar Caracas önünde Pusuda” adlı filmde, dev bir karidesle boğuşuyor. Birbirinden “ilginç” senaryolar yazılıyor. “Frankenstein’ın Canavarları Godzilla’nın Oğlunun Peşinde“, “Ölmek İstemeyen Beyin” gibi. Düşük bütçeler yüzünden, UFO niyetine boyanmış bisiklet kasketlerinin kullanıldığı “Plan 9 From Outer Space” gibi filmler yapılıyor. Bu filmlerde eğlenmeyenlere diyecek sözümüz yok doğrusu.

http://www.firstshowing.net/img/killertomatoes-bigimg.jpgPeki böylesine kötü filmler neden bu kadar komik oluyor? Trash’in eşi benzerinin bulunmamasının sebebi, hedef ile sonuç arasındaki farklar. Yapımcıların bilerek çöp çekmeleri, çok ender rastlanan bir durumdur. “Trash hayranlarına hitap edecek” şeklinde reklamı yapılan ve bilerek kötü yapılan fîlmlerse (bunların en ünlülerinden biri “Katil Domateslerin Saldırısı“) etiket sahtekârlığından başka bir şey değil. Gerçek Trash yaratıcısı, işine sanat gözüyle bakar ve elinden gelenin en iyisini yapar. İşin sonunda ortaya çıkan komiklikten öte zırvalıksa, tepkiler normaldir.

Parlak stüdyo prodüksiyonlarının aksine, ucuz Trash filmlerde şaşırtıcı olaylar olur. Bir sonraki sahnede neyle karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Bir bakarsınız filmde önemli rolü olan bir karakter yok olmuştur. Oyuncu ölmüştür ve başka birini bulmak pahalıya mal olacağı için bu rol filmden çıkarılmıştır. Ya da Ed Wood gibi rolün filmden çıkarılmasına gönlü el vermeyen bir yönetmen söz konusuysa, “yaratıcı” çözümler üretilebilir: Ed Wood, “Plan 9 From Outer Space“de, Bela Lugosi‘nin ölmesi üzerine, yalnızca gözleri Lugosi’ye benzeyen bir oyuncu bulur ve onu oynatmaya karar verir. Oyuncu “Bela Lugosi” olarak oynadığı tüm sahnelerde, yüzünü bir pelerinle kapatır, yalnızca gözleri görünür. Nasıl buluş ama?..

Bazen bir anda ortaya Japon plastik canavarlar çıkar çünkü yapımcı eski bir bilimkurgu filminin dekorlarını çok ucuza kapatmıştır. Kadın oyuncuların filmin en olmadık sahnesinde çırılçıplak soyunmaları da çok sık rastlanan bir durumdur. Çünkü yönetmen çıplaklığın daha çok sattıracağım düşünmüştür. Bu tür ucuz filmlerden bu kadar keyif alınmasının sebebiyse, gerçek ile sinema dünyası arasındaki sınırı kaldırmaları. Film çekimi sırasında başvurulan ucuz numaralar hemen belli oluyor, filmin “yıldızları** aramızdan biri gibi görünüyor (çünkü ışıkçılar parasızlıktan işlerini hakkını vererek yapamıyor), mekân olarak yönetmenin herhangi bir arkadaşının bahçesi ya da evi kullanılıyor (işte size gerçekçi film). Çerçeveye giren mikrofonlar ya da benzeri aletler, seyirciye bunun “sadece” bir film olduğunu hissettiriyor. İzleyici, Hollywood prodüksiyonlarında olduğu gibi rüya alemine götürülmüyor, filmi seyrederken onun nasıl çekildiğine de şahit oluyor. Sanat ile gerçek birbirinin içinde eriyor.

Bütün bunları duyduktan sonra, Trash*in sadece düşük bütçenin bir sonucu olduğu yanılgısına da düşmemek gerekiyor. Başyapıt olması için bütün özelliklere (yüksek bütçe, yıldız oyuncu, iyi yönetmen) sahip olan filmler de felaketle sonuçlanarak izleyiciye eğlenceli saader geçirtebiliyor. Genelleme yapmak gerekirse kötü filmler ikiye ayrılıyor; kötü kötüler ve iyi kötüler. “Ishtar” ilk gruba giriyor. Bunlar tekdüze ve sıkıcı filmler. İnsanın tüylerini diken diken edecek kötülükteki filmlerse gerçekten heyecanlı oluyor. Bu filmler kendi absürdlükleri içinde izleyicinin hoşuna gidiyor. Ayrıca senaryo yazarlarının sadece çok kazandıkları için kaliteli senaryolar yazdıklarına da inanmamak gerekir. Aynı şey yönetmenler ve özellikle de oyuncular için geçerli. Tanınmış bir oyuncunun kendini rezil ettiğini seyretmek, sinemanın sunduğu en güzel şeylerden biri.

Erotizm ve korku üzerine kurulu olan ucuz bütçeli filmler bir yana, parlak trash’e her türde rastlamak mümkün. Yıldızlar, özellikle melodramlarda, öylesine oyunlar çıkartıyorlar ki, insan ürpermeden edemiyor. “The Sandpiper“da yaşlıca hippi bir nemfomanyağı canlandıran Elizabeth Taylor, “Moment by Moment“da melankolik bir jigoloyu oynayan John Travolta, bu oyunculardan sadece ikisi. Aynı şekilde yönetmenler de, yüksek bütçeleri histerik müzikallerde eritmeye bayılıyorlar. Trash’e hayli yatkın diğer türler ise korku filmleri ve Western’ler (“Billy The Kid Drakula’ya Karşı” nasıl sizce?) ve polisiyeler… Yüzde yüz saf Trash’in ne olduğuna karar vermek konusunda en yetkili merci, tabii ki izleyici. Çünkü Trash özneldir, Bu yazıda herkesin Trash oldukları konusunda aşağı yukarı hemfikir olacağı filmler bulacaksınız. Devamını oku

Across the Universe (2007)

Yazan: 26 Ağustos 2008  
Kategori: Ortaya karışık

http://graphics8.nytimes.com/images/2007/09/14/arts/14universe-600.jpg

The Beatles ile aramda hep bir mesafe olmuştur. Nedense bu grubu bir Pink Floyd, Led Zepplin ya da Deep Purple gibi sevemedim. Tüm diskografilerine sahip oldum zorladım ama başaramadım. Yok benle The Beatles arasında bir garabet var. Dünyanın geri kalan nüfusu için ise bu grup çok şey ifade ediyor. Neredeyse yetmişlerdeki barış dalgası The Beatles tarafından yaratılmış gibi bir hava var şimdilerde. Müzikaller ise ayrı bir konu. Hair, The Wall ve Grease hayatımda yer tutan müzikallerdir. Ancak bunlar dışında hiçbirine yüz vermem. Müzikal tarz olarak bana bir garip geliyor, bütünleşemiyorum film ile. Şarkı söyleyen adamdan sonra diğerlerinin sanki bin yıldır bildikleri bir şarkıymış gibi nakarattan eşlik etmeye başlamaları, beraber garip kareografilerle dans etmeleri çocukluktan beri bana itici gelmiştir. Sanırım çocukken bir müzikalin etkisinde kalıp sokağa çıktım ve sonrasında bir travma yaşadım. Yok ulan böyle insanlar kimi kandırıyorsunuz? Devamını oku

BEN X (2007)

Yazan: 26 Ağustos 2008  
Kategori: Bilimkurgu filmleri

Sanal dünya, gerçek dünya, iç dünya ortaya karışık: Ben X

Numan SERTELİ Kaynak: Tersninja

Hepimiz az ya da çok okul sıralarından geçtik.. Hayatımızın mühim bir bölümünü, kâh kanayan kalp ya da kopya çiziktirmeleriyle süslü bu tahta sıralarda dirsek çürüterek, kâh koridorlarında haylazlık yaparak harcadığımız sınıflarımızda çeşit çeşit öğrenciler de gördük..

Bunlardan kimisi, oturduğu sıradan koca bir çivi çıkmış da bi tarafına batıyormuşçasına yerinde duramayan, her şeye burnunu sokup, herkese yetişen ‘fırlama’ tiplerdi; kimisi de bunların tam tersi, teneffüslerde dahi -kerhen- yerinden kıpırdayan, bunun dışında sadece sessizce sırasında oturup dersi ya da kendini dinleyen tiplerdi.. Bir de -bencileyin- bu ikisinin ortalamasına tekabül eden ’sıradan’ çoğunluk..

Azınlık olmalarına karşın, zıtlığın ve marjinalliğin kendine has etkisiyle hiç sahneden inmeyen bu uçtaki tipler, dışa dönük zıpırların önlenemez kafaya alma, aşağılayarak kendini yüceltme dürtüleriyle (Elbette diğeri hiç istemediği halde..) hep birbirlerini çekerlerdi..

Sırf herkes gibi hareket etmedikleri, genelden farklı oldukları için layık görüldükleri bu saldırılara tepki vermekte oldukça zorlanan, can havliyle verdikleri tepkileri ayrıca alay konusu olan, o sessiz ve sakin çocuklar için okul hayatı, gerçekten katlanması pek zor bir karabasan gibidir..

Peki bu hayasızca saldırılara karşılık ’sıradan çoğunluk’ ne yapar?

Büyük bir kısmı hemen güçlünün yanında saf tutar, biraz zorlama da olsa zıpırlaşma emareleri gösterir.. Bunun yanlış bir davranış olduğunun idrakine varan az sayıda eleman da, her an ‘zalimin yeni hedefi olmak’ ihtimaline karşı, suratına yerleştirdiği hafiften bir sırıtmayla eğlenceye uzaktan katılır…

Hababam Sınıfı Belçika’ da

Nic Balthazar’ ın kendi romanından beyazperdeye uyarlayıp yönettiği Flamanca sözlü, Belçika mamulü Ben x, “Senden farklı ya da başarılı ancak kendini savunmaktan aciz öğrenciyi ez” evrensel okul gerçeğini perdeye yansıtarak, -belki biraz fazla acımasız- bir Avrupai ‘Hababam Sınıfı’ nın hışmına uğramış ‘genç kurban’ trajedisi sunuyor..

En başta, kendimizden verdiğim örnekte o içe kapanık, sosyal olamayan gençler bariz bir ruhsal hastalık belirtisi göstermedikleri halde, kahramanımız -üstüne üstlük- otistik bir gençtir..

Ben (Greg Timmermans), hastalığının etkisiyle, kendini bildi bileli, dünyaya, çevresine -bir teleobjektiften bakarcasına- sadece ayrıntılara odaklanarak bakabilen, bu dar ama derin bakış açısıyla her şeyi herkesten daha iyi gördüğü halde, bütüne ulaşmakta zorlanması nedeniyle de bedensel ve duygusal tepkilerinde hep gecikmeler yaşayan bir gençtir..

Özellikle evi dışında- hep diken üstünde, huzursuz bir yaşantı süren Ben’ in, hastalığının bir diğer belirtisi olarak normalden çok zeki olması, okuldaki normal ya da tembel zıpırların kıskançlıkla zehirlenmiş oklarına hedef olmasını kolaylaştırmaktadır..

Sekseninci seviye gibi olağanüstü bir düzeye eriştiği, Archlord adlı, -online oynanan- bir bilgisayar oyununun sanal dünyasıyla kendi iç dünyasını çakıştıran kahramanımız, maceradan maceraya koşan güçlü bir şövalye olarak kendi yarattığı bu dünyada doğrusu pek mutludur..

Evindeki -ya da kafasındaki- bu ’saygı duyulan’ güçlü Ben figürünü sokağa ya da okuluna (Ki bütün bu bildik mekanlar, onun gözünde, fantastik bir oyunda vahşi bir kaosun hüküm sürdüğü bir dünyadan farksızdır..) taşımaya kalktığında ise -ortamdaki kendine yönelik saygısızlığın da etkisiyle- mevcut psikolojik yetersizlikleri hemen devreye girer ve önüne olması gerekenden daha da büyük güçlükler çıkarır..

‘Normal’ küçük oğluyla, bu ‘problemli’ evladını -tek başına- büyük bir özveriyle büyüten annesi için Ben, sadece bir sevgili evlattır, yoksa durumuyla ilgili olarak bir takım Latince tıbbi isimler takılan bir hasta değil.. Ben’ in, çevresi tarafından -olduğu gibi- kabul edilmesi ve oğlunun da -mümkün olduğu kadar- toplum içinde hayatını idame ettirebilmesi tek dileğidir..

Fakat, Ben’ in de bi ara:”Kendimi sıkmamamı, rahat olmamı istiyorlar ama asıl onlar beni hiç rahat bırakmıyorlar ki..” şeklinde sitem etmesine sebep olan toplum, ona hiç rahat vermediği gibi, iyice delirmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktır..

Ben’ in bilgisayar oyunundan arkadaşı olan ve içten içe tutulduğu Scarlite’ ın, bu ‘özel’ gencin gerçek dünyasından daha çok, iç dünyasında tuttuğu yer zamanla büyüdükçe film de gelişir.. Ve ‘birlikte’ kurdukları ve oynadıkları yeni bir oyunla, gerçek hayatın bozuk gidişine müdahale etmeyi denerler..Archlord oyununun bilgisayar ekranındaki görüntüleri üzerine yedirilmiş bir jenerikle açılan ve süresi boyunca da gerçek dünyayla oyun dünyasının görüntülerinin başarılı bir şekilde birbiri içine girdiği film, bu anlatımıyla da oldukça etkileyici..

Finalde olacaklar üzerine- Ben’ i tanıyanlarca yapılan ve başından itibaren bu dramın içine serpiştirilen ‘röportajımsı’ yorumların, yapıta zaman zaman bir belgesel havası verdiğini de görüyoruz..

Yaşattığı, kızgınlıkla karışık yoğun hüzün duygusuyla seyirciyi oldukça sarsan bu film, önemli mesajını -biraz- doğrudan ve sert verse de estetik kalitesine asla toz kondurmuyor..

Reblog this post [with Zemanta]

Alexandre Aja Röportajı

Yazan: 25 Ağustos 2008  
Kategori: Ortaya karışık

Alexandre Aja: “Hepimiz korku türünün nasıl da değiştiğine dair hüsran duygusunu ve eski usüle dönme tutkusunu paylaşıyoruz.”

Kaynak: Tersninja

Alexandre Aja

Fransızların son dönemdeki korku filmi atağına şapka çıkarmak lazım. Bu atağın en öne çıkan isimlerinden biri şüphesiz Alexandre Aja. Bu cuma Aja’nın son filmi Aynalar / The Mirrors gösterimde olacak. Bu filmin ama daha çok Aja’nın muhteşem çıkışının yüzü suyu hürmetine Steven West‘in kendisiyle 11 Nisan 2008 tarihinde The Horror Review için yaptığı söyleşiyi misafir ediyoruz Tersninja’ya. Çeviri için bir kez daha Deniz Akhan‘a teşekkür ediyoruz.

Alexandre Aja kısa zamanda korku türünün uluslararası bir şöhreti konumuna yükseldi. Bu türdeki karakteristik filmi, 80 öncesi her şeyle ilgili anlayışımızı değiştiren, modaya uygun şekilde zihin uçurucu bir on dakikalık finale sahip, eski usül slasher filmlerine iç organlarınızda hissedebileceğiniz dehşet bir saygı gösterisi olan HIGH TENSION (Yüksek Tansiyon) filmiydi. Lions’ Gate’in gerçekleştirdiği Amerika dağıtımda R derecesinde değerlendirilerek (Çev. Notu: The Motion Picture Association of Amerika tarafından filmin 18 yaşından küçükler tarafından izlenmesini engellemek için getirilmiş sınırlama) bir dereceye kadar evcilleştirilse de, yapımcılığını orijinal filmin yönetmeni Wes Craven‘in yaptığı HILL’S HAVE EYES’ın tartışmalı yeniden çekimini Aja’nın üstlenmesi için gerekli dalgalanmayı yaptı. Aja’nın HILLS çevirimi yeterli, canlı ve güçlüydü. Bu film, Hollywood’un görünüşe göre hiç bitmeyecek 70′ler korku filmlerinin yeniden çevrim döngüsü içinde hâlâ en iyilerinden biri olarak duruyor.

Aja bu sene korku türüne, ev yapımı havasında psikolojik korku filmi P2′nin (şu anda Region1 DVD ‘de) yardımcı senaristi olarak ve Kiefer Sutherland’ın taşıdığı, ürpertici Koreli hayalet hikâyesi INTO THE MIRROR’un ana akım Amerikan yeniden çevrimi olan MIRRORS’un yönetmeni olarak geri dönüyor. İngiltere’de Alexandre Aja ile 15 dakika geçirecek kadar şanslıydım. Gittikçe gelişen çalışmalarını ve bu çalışmalarının 21. yüzyıl korku türünün içindeki yerini görüştüğümüzde ne kadar zeki, düşünceli ve hoşsohbet bir konuşmacı olduğunu kanıtladı. Bu röportajı ayarlayan Tartan Films UK’den John Dunning sayesinde, sohbetimizden bazı kısımları aşağıda okuyabilirsiniz.

Bay Aja, daha önce Fransa’da korku filmi yapmanın çok zor olduğunu söylemiştiniz. High Tension bazı şeyleri değiştirdi mi? Filminiz orada gösterildikten bu yana INSIDE ve FRONTIER(S)’in dahil olduğu pek çok uç düzeyde Fransız korku filmi çekildi [FRONTIER(S) filminde Aja’ya özel bir teşekkür bildiriliyor].

Fransa’dan çıkan ciddi korku filmleri oldu, ama Fransa’da korku filmi çekmenin hâlâ çok zor olduğunu düşünüyorum. Fransa’da çekilen film ve o filmlere giden seyirci tipi nedeniyle kolaylıkla bütçe bulunamıyor. Korku türü izleyicileri de bu tür filmleri TV’de ya da DVD’de çıkıncaya kadar beklemeye yöneliyorlar. Eğer Fransa’ya film yapmak için dönersem bunun bir korku filmi olacağını sanmıyorum.

high tension - yüksek tansiyon

HIGH TENSION, THE HILLS HAVE EYES ve şimdi P2; hepsi de güçlü bir kadın karakterin sürüklediği şiddet dolu, yaşam mücadelesine dayalı korku filmleri. Bu sizin tercih ettiğiniz korku filmi tarzı mı ve bu filmlerdeki anahtar tesiriniz nedir?

Evet. HIGH TENSION bu şekilde ortaya çıktı, çünkü 90′larda çevirilen korku filmlerinden yılmıştım. Ayrıca LAST HOUSE ON THE LEFT ve (Wes Craven’in) THE HILLS HAVE EYES’ı gibi 70′lerin Amerikan korku filmlerine olan sevgimden de ortaya çıktı bu filmler. Yeni filmim MIRRORS aynı kanaldan devam ediyor gibi; bu sefer daha çok doğaüstü unsur içerse de bir yaşam mücadelesi filmi.

P2′nin yardımcı senaristi olarak, sayfadan beyaz perdeye aktarılırken filmin çok değiştiğini gördünüz mü?

Senaryo beyaz perdeye aslına sadık bir biçimde aktarıldı. Eğer herhangi bir şey değişmişse bunlar yönetmen Frank Khalfoun’un eklediği çılgınlıklar ve mizahtır ve ben bunların yapım sürecini geliştirdiğini düşünüyorum.

Wes Bentley’i P2′nin canisi olarak seçerken nereden ilham aldınız?

Doğru aktörü bulmak çok zordu, ama Wes bu rol için mükemmeldi. Bir çeşit karanlık cazibesi ve bana THE SHINING’deki Jack Nicholson’u anımsatan bir tehditkârlığı var. Bazen onunla çalışmak zor, sorunlu bir genç, ama çok yetenekli. Ne zaman filmi tekrar izlesem performansında daha önce farketmediğim ince farklılıklar ve katmanlar keşfediyorum.

P2′de herhangi bir sansür sorunu ile karşılaştınız mı?

HIGH TENSION ve THE HILLS HAVE EYES filmlerini MPAA’ya pek çok kez sunmak zorunda kaldık, ama P2′yi sanırım sadece iki kere sunduk. Çok büyük sıkıntılar yok. Bence bir kan banyosundan ziyade korku ve ümitsizlik arasında muallak kalan bir film.

Tepenin gözleri

Müziğin filmlerinizde kullanımı kolaylıkla ayırt edilebiliyor. P2 ile tekrar Tomandandy ile çalıştınız, sizin HILLS HAVE EYES yeniden çevriminizde müzikleri bestelemişlerdi.

Evet, eski usülde film yapma fikri ile birlikte tekrar onlarla çalıştık. Yarattıkları ses kendine özgü ve çok etkiliydi, görünüşe göre filmin dokusuna çok iyi uydu.

İngiliz gazeteci Alan Jones siz ve sizin gibi günümüz film yönetmenleri Neil Marshall, Eli Roth ve Rob Zombie için adlandırma amacıyla “şıpırtı paketi” terimini uydurdu (Çev. Notu: burada “şıpırtı” ile kastedilen kan damlasının zemine düşmesi ve çıkardığı ses). Bu uç seviyedeki korku filmi yapımcıları topluluğunda yer almaktan gurur duyuyor musunuz?

Evet, kesinlikle. Hiçbirini kişisel olarak tanımıyorum, ama THE DEVIL’S REJECTS ve HALLOWEEN’i sevdim, bence DESCENT son birkaç yılın en iyi korku filmi. Hepimiz korku türünün nasıl da değiştiğine dair hüsran duygusunu ve eski usüle dönme tutkusunu paylaşıyoruz.

Şu anki korku filmlerinin durumu hakkında düşünceniz nedir?

Her zaman birileri çıkıp korku türünün öldüğünü söyler, ama sonra yaklaşık olarak her ay büyük ya da heyecan verici bir şey ortaya çıkar ve aynı döngü tekrar başlar. Bence bu her zaman olacak, ama bu tür hiçbir zaman ölmeyecek.

Sonraki sayfa »