Hollywood’un son yirmi yıldır dayandığı formül aşağı yukarı şöyleydi: Tanınmış bir marka bul, haklarını satın al, projeyi fazla sorun çıkarmayacak bir senariste ve stüdyonun sözünden çıkmayacak bir yönetmene teslim et. Filmi çek, reklamı bas, sonra da kasadaki paraları say.
Bu formülün sonsuza kadar işleyeceğine Hollywood patronlarını kim inandırdı, bilmiyorum ama artık kendileri de bir şeylerin ters gittiğinin farkındadır sanırım. Seyirci eskisi gibi davranmıyor. Tanıdığı her logoya, çocukluğundan hatırladığı her karaktere ve önüne konulan her devam filmine otomatik olarak bilet almıyor.
Hollywood’un yanılgısı tam da burada başladı: Filmleri değerli kılan şeyin yaratıcıları değil, markaları olduğuna inandılar.
Bu anlayışa göre seyircinin sevdiği şey George Lucas’ın dünyası değil, Star Wars logosuydu. Lucas gider, yerine başkaları gelir, sistem çalışmaya devam ederdi. Önemli olan hikâyeyi kimin anlattığı değil, şirketin elinde hangi fikrî mülkiyetin bulunduğuydu. Kâğıt üzerinde mantıklı görünüyordu. En azından şirket yöneticilerine.
Ama ben ve bu satırları okuyan bilim kurgu meraklısı olan sizler biliyoruz ki, Star Wars hiçbir zaman yalnızca ticari bir marka olmadı. George Lucas’ın Japon samuray filmlerinden, westernlerden, eski macera seriyallerinden, mitolojiden ve çocukluk hayallerinden kurduğu kişisel bir evrendi. Lucas’ın bütün kararları doğru değildi. Özellikle öncül üçleme döneminde haklı olarak çok eleştirildi ama kusurlarına rağmen o dünyanın merkezinde belirli bir hayal gücü vardı.
Lucas sistemden çıkarıldığında stüdyo, altın yumurtlayan tavuğun Lucas değil, Star Wars markası olduğunu düşündü. Bugün geldiğimiz noktada ise bir zamanların kültürel fenomeni, yeni karakterler tanıtıp birkaç oyuncak ve koleksiyon ürünü satmaya çalışan sıradan bir içerik fabrikasına doğru küçüldü.
The Mandalorian bunun iyi bir örneği. İlk sezonlarında seyirciye yeni ve taze bir şey sunuyordu. Bir süre sonra o da büyük evrenin dişlilerinden birine dönüştü. Hikâyenin kendi başına nereye gittiğinden çok, hangi karakteri geri getireceği ve hangi yeni projeye kapı açacağı konuşulmaya başlandı. Efsaneyi “iş yaparsa üç beş oyuncak da satarız” hesabına kadar indirdiler.
Hollywood’a bu cesareti veren asıl yapı muhtemelen Marvel Sinematik Evreni’ydi. Marvel modeli uzun yıllar boyunca gerçekten çalıştı. Birbirine bağlanan filmler, jenerik sonrası sahneler, yeni kahramanlar ve yıllar öncesinden hazırlanan büyük buluşmalar, seyirciye sürekli genişleyen bir hikâyenin parçası olduğu hissini veriyordu. Her film tek başına bir maceraydı ama aynı zamanda daha büyük bir anlatının içinde yer alıyordu.
Sorun şu ki Hollywood bu başarıdan yanlış ders çıkardı. Marvel’ın başarısının karakterlerden, doğru oyuncu seçimlerinden, seyircide yaratılan meraktan ve filmler arasındaki dengeli gelişimden kaynaklandığını düşünmediler. Bütün sırrın bir “evren” kurmak olduğuna inandılar. Böylece her marka, etrafında on film, beş dizi ve yirmi yan ürün üretilebilecek potansiyel bir maden olarak görülmeye başlandı.
DC karakterleri, Disney animasyonları, eski oyuncaklar, çizgi filmler, bilgisayar oyunları… Ne varsa aynı üretim mantığıyla yeniden dolaşıma sokuldu. Bir noktadan sonra sinema, hikâye anlatma sanatından çok marka yönetimine dönüştü.
Bu sistemin merkezinde film yoktu. Fikrî mülkiyet vardı. Hangi hikâyenin anlatıldığı, onu kimin anlattığı ve filmin nasıl bir sinema dili kurduğu ikinci plandaydı. Asıl mesele şuydu: Bu yapım hangi markaya ait ve buradan kaç devam filmi, kaç dizi, kaç oyuncak, kaç tema parkı ürünü çıkarabiliriz?
Hollywood’un üretim hattı giderek fabrikaya benzedi. Yönetmen, yaratıcı kararları veren kişi olmaktan çıkıp üst düzey bir uygulayıcıya dönüştü. Senaristler tamamlanmış hikâyeler yazmak yerine şirketin önümüzdeki beş yıllık takvimine geçiş sağlayan metinler hazırlamaya başladı.
Filmler artık film değildi. Bir sonraki filmin uzun fragmanıydı. Sonuçta teknik olarak düzgün, görsel efektleri kusursuz, temposu dikkatle hesaplanmış ama ruhu olmayan yapımlar ortaya çıktı. Her şey olması gerektiği yerdeydi. Aksiyon sahnesi, espri, dramatik an, jenerik sonrası sürpriz… Yine de filmler bittikten birkaç saat sonra insanın aklında pek bir şey kalmıyordu. Çünkü ortada hatırlanacak bir kişilik yoktu.
Stüdyolar seyirciyi fazla hafife aldı. Önüne tanıdığı karakterleri, eski filmlere yapılan göndermeleri, nostaljik müzikleri ve birkaç büyük aksiyon sahnesini koyduklarında bunları sorgulamadan tüketeceğini sandılar. Kabaca, “Al bunu, otla” dediler ama artık olmuyor.
Yeni Marvel ve DC filmlerinin önemli bir kısmı, birkaç yıl önce garanti kabul edilen gişe rakamlarına yaklaşamıyor. Büyük bütçeler, dev reklam kampanyaları ve dünya çapındaki dağıtım ağı seyircinin ilgisini otomatik olarak yaratmaya yetmiyor. Bazı filmler daha salondaki ömrünü tamamlamadan dijital platformlara geçiyor.
Bu tablo çoğunlukla “süper kahraman yorgunluğu” ya da “devam filmi enflasyonu” gibi kavramlarla açıklanıyor. Bunlarda elbette doğruluk payı var. Seyirci aynı şeyleri tekrar tekrar izlemekten sıkıldı. Fakat mesele yalnızca bu değil.
Seyirci birbirine benzeyen süper kahraman filmlerinden bıktı. Anlatacak yeni bir şeyi olmadığı hâlde çekilen devam filmlerinden vazgeçti ve arkasında gerçek bir sinema fikri bulunmayan mekanik gösteriden uzaklaştı. Hollywood’un krizi, türlerin ya da markaların tükenmesi değil. Yaratıcı iradenin üretim sürecinden çıkarılması.
Büyük Bütçenin Bir Sahibi Olmalı
Christopher Nolan, Denis Villeneuve ve Tom Cruise gibi isimlerin günümüz Hollywood’undaki önemi burada ortaya çıkıyor. Birbirlerinden çok farklı filmler yapıyorlar ama ortak bir tarafları var: Büyük bütçeli sinemayı kurumsal bir üretim bandı olarak değil, kişisel bir vizyonun aracı olarak görüyorlar.
Nolan’ın filmlerine yalnızca hikâyeleri için gidilmiyor. İnsanlar bir Christopher Nolan filmi izleyeceklerini bilerek bilet alıyor. Zamanı nasıl bükeceğini, büyük formatı nasıl kullanacağını, pratik efektlere neden bu kadar önem verdiğini az çok biliyorlar. Daha önemlisi, filmin gerçekten sinema salonu için yapıldığını hissediyorlar.
Denis Villeneuve için de benzer bir durum söz konusu. Dune, yalnızca Frank Herbert’ın ünlü romanının pahalı bir uyarlaması değildi. Villeneuve’ün mimariye, sessizliğe, ölçeğe ve görsel kompozisyona dayanan sinemasının büyük stüdyo bütçesiyle buluşmasıydı. Aynı marka, aynı oyuncular ve aynı bütçe başka bir yönetmenin elinde çok daha sıradan bir filme dönüşebilirdi.
Tom Cruise ise yönetmen değil ama özellikle Mission: Impossible serisinde yapımcı ve yıldız olarak benzer bir yaratıcı otorite kuruyor. Onun filmlerinde pazarlama sloganı ile üretim biçimi birbirinden ayrılmıyor. Seyirci gerçekten uçaktan atlayan, motosikletle uçuruma süren, hareket hâlindeki trenin üzerinde dövüşen bir yıldızı görmeye gidiyor. Cruise’un saplantı düzeyindeki üretim anlayışı, filme toplantı odalarında üretilemeyecek bir fiziksel gerçeklik kazandırıyor.
Bu insanların başarısı yalnızca yıldız güçleriyle açıklanamaz. Seyirci, büyük bütçeli sinemada hâlâ kişisel bir imza arıyor. Büyük bütçe tek başına değer üretmez. Para, belirli bir sinema fikrinin hizmetine girdiği zaman anlam kazanır. Aksi hâlde yüz milyonlarca dolarlık harcama, perdede yalnızca daha pahalı bir sıradanlık yaratır.
Yeni Hollywood’un Unutulan Dersi
Aslında bu model yeni değil. 1970’lerde Amerikan sinemasını değiştiren Yeni Hollywood döneminin temelinde de benzer bir ilişki vardı. Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg, George Lucas, Brian De Palma ve William Friedkin gibi yönetmenler büyük stüdyo sisteminin içinde çalışıyor ama o sistemin imkânlarını kendi sinemalarını kurmak için kullanıyordu. Daha sonra Ridley Scott gibi isimler de bu çizgiye eklendi. Bu kuşak için kullanılan “sakallılar” tabiri, yalnızca fiziksel bir görünüşü anlatmıyordu. Eski Hollywood’un takım elbiseli yöneticilerine karşı yükselen yeni bir yaratıcı sınıfı temsil ediyordu.
Bunlar stüdyo sistemini reddeden bağımsız sinemacılar değildi. Tam tersine, stüdyo parasını ve dağıtım gücünü kullanarak kişisel filmler çekiyorlardı. The Godfather, Taxi Driver, Jaws, Star Wars, The Exorcist, Apocalypse Now ve Alien yalnızca büyük prodüksiyonlar oldukları için kalıcı olmadı. Bu filmler, yönetmenlerinin kişisel saplantılarını, dünya görüşlerini ve biçimsel tercihlerini büyük prodüksiyon ölçeğinde seyirciye ulaştırabildiği için sinema tarihine geçti. Yeni Hollywood’un sırrı buydu: Sinemacının vizyonu ile stüdyo bütçesini aynı filmde buluşturmak.
Bugünün stüdyo düzeni ise bu ilişkinin tersini kuruyor. Yönetmenden filme kişilik katması değil, markanın önceden belirlenmiş kimliğine uyum sağlaması bekleniyor. Yönetmen ne kadar görünmez olursa, üretim stüdyo açısından o kadar güvenli kabul ediliyor.
Nostaljinin Ekonomik Sınırları
Hollywood hâlâ eski alışkanlıklarını terk edebilmiş değil. Yeni bir He-Man, yeni bir Superman, yeni bir Supergirl, peş peşe gelen Marvel filmleri, canlı çekim Disney uyarlamaları ve yeniden başlatılan eski seriler…
Stüdyolar nostaljiyi hâlâ güvenli yatırım olarak görüyor. Nostalji güçlü bir pazarlama aracıdır. İnsanlarda tanışıklık, merak ve çocukluk hatırası uyandırır. Ancak nostalji tek başına bir iş modeli olamaz. İnsanlar geçmişte sevdikleri bir karakteri yeniden görmek isteyebilir. Bu istek, kötü bir filme sınırsız kredi açacakları anlamına gelmez.
Daha önemlisi, her eski markanın yeni bir sinema olayına dönüşme kapasitesi yoktur. Bir karakterin kırk yıl önce popüler olması, bugün iki yüz milyon dolarlık bir filmi taşıyabileceği anlamına gelmez. Hollywood uzun süredir geçmişteki ilgiyi bugünün talebiyle karıştırıyor. Bu yüzden birçok yeniden çevrim ve yeniden başlatma projesinde film daha çekilmeden evren planları hazırlanıyor. Oyuncak anlaşmaları yapılıyor, devam filmleri duyuruluyor, yan diziler tasarlanıyor. Ortada henüz tek bir iyi film yok ama beş yıllık takvim hazır. Bu, çağdaş Hollywood’un en pahalı hastalıklarından biri.
Marvel’ın Söndürülen Ateşi
Marvel’ın ilk dönem filmlerinde gerçek bir keşif duygusu vardı. Stüdyo, farklı yönetmenlere ve türlere sınırlı da olsa alan açıyordu. İlk Iron Man teknoloji ve silah endüstrisiyle ilgiliydi. Captain America: The First Avenger savaş serüvenine, Thor fantastik aile dramına, Guardians of the Galaxy ise uzay operası ve komediye yaslanıyordu.
Filmler aynı evrene aitti ama bütünüyle aynı görünmüyordu. Zamanla bu çeşitlilik yerini standartlaşmaya bıraktı. Filmlerin görüntü dili, mizah anlayışı ve aksiyon ritmi birbirine yaklaşmaya başladı. Ağır bir sahne mutlaka bir espriyle kesiliyor, dramatik sonuçlar bir sonraki filmin ihtiyaçlarına göre erteleniyor, ölüm ve kayıp gibi olaylar çoklu evrenler sayesinde kolayca geri alınabiliyordu.
Her film bir sonrakini hazırlıyor ama giderek daha azı kendi başına tamamlanmış bir hikâye anlatıyordu. Marvel’ın şenlik ateşi yalnızca çok fazla film çekildiği için sönmedi. İlk yıllardaki yaratıcı heyecan, yerini kurumsal zorunluluğa bıraktığı için söndü. Seyirci artık bir macera izlediğini değil, şirketin içerik takvimini takip ettiğini hissetmeye başladı. Bir yerden sonra sinema perdesi, hikâyelerin anlatıldığı alan olmaktan çıkıp yatırımcı sunumlarının görsel uzantısına dönüştü.
Seyirci Sinemadan Vazgeçmedi
Hollywood’un krizini açıklarken en sık duyduğumuz iddialardan biri şu: İnsanlar artık sinemaya gitmek istemiyor. Dijital platformlar yükseldi, bilet fiyatları arttı, ev sinema sistemleri gelişti, gençlerin dikkat süresi kısaldı… Bunların hepsinde belirli ölçüde doğruluk payı var ama açıklama olarak yeterli değiller.
Çünkü seyirci gerçekten görmek istediği bir film çıktığında hâlâ salonlara gidiyor. Nolan, Villeneuve, James Cameron ya da Tom Cruise gibi isimlerin filmleri sinema salonunu hâlâ vazgeçilmez bir deneyim olarak sunabiliyor.
Burada seyirci yalnızca büyük görüntü ve yüksek ses satın almıyor. Belirli bir yaratıcı vizyona katılma duygusu satın alıyor. Bu yüzden “seyirci artık sinemaya gitmiyor” iddiası, stüdyolar için kullanışlı ama fazlasıyla rahat bir mazeret. Seyirci sinemadan vazgeçmedi. Kötü, ruhsuz ve kendisini yalnızca tüketici olarak gören filmlerden vazgeçti.
İnsanların dikkat süresinin kalmadığını söyleyenler, üç saatlik filmlerin dolu salonlarda izlendiğini açıklamak zorunda. Gençlerin yalnızca telefon ekranına baktığını iddia edenler, büyük bir sinema olayına dönüşen filmlerin neden haftalarca konuşulduğunu da düşünmeli. Sorun genç kuşak değil. Sinema salonları da değil. Asıl sorun, seyirciye izlemeye değer filmler sunamayan bir üretim sistemi.
Hollywood’un ve genel olarak kitle sinemasının yaşadığı kriz, teknolojik olmaktan önce yaratıcı bir krizdir. Stüdyolar daha fazla marka satın alarak, daha büyük efekt bütçeleri ayırarak ya da eski filmleri yeniden çekerek bu sorunu aşamaz. Sinema, bir fikrin, bir bakışın, bir kişiliğin ve bazen de yaratıcı bir saplantının perdeye yansımasıdır. Yönetmenlerin, senaristlerin ve oyuncuların yerini logolar aldığında geriye yalnızca pahalı ambalajlar kalır.
Bugün The Odyssey için bilet almaya çalışın. Dolu salonlarda kenarda köşede bir koltuk bulabilirseniz kendinizi şanslı sayın.
Ben denedim, bulamadım. Sonra oturup bu yazıyı yazdım. Sinema ölmedi. Yaşasın sinema!
Murat Tolga Şen
