Ridley Scott, Alien’ın Hikayesini Çaldı mı?

alien türkçe afiş ile ilgili görsel sonucuBir bilim kurgu klasiği olan 1979 tarihli Alien filmini çocuk yaşta da olsa sinemada izleyebilmiş kuşaktanım ve inanın bana bu müthiş bir deneyimdi!

Ridley Scott, dönemin popüler iki türü olan korku ve bilim kurgu sinemasını melezlediği filmiyle iki türü de sonsuza dek değiştirecekmiş gibi duruyordu. Öyle de oldu!

Alien’ın, gösterilmesinden bu yana geçen 42 yıla rağmen hala popüler kültürde yer almasını ve yeni sinemacılara ilham vermesini sağlayan şey hikayesi değil. Aslına bakarsanız orijinal bir hikayesi yok bile denebilir. Uzaylı bir yaratıkla kapışarak hayatta kalmaya çalışan uzay gemisi mürettebatı yani B-sinemasının çiğneye çiğneye sakız ettiği bir tema. Peki, ne oldu da böyle oldu?

70’lerin genç sinemacılarından olan John Carpenter’ın İtalyan Giallo’larına özenen küçük bütçeli Halloween filmi ve gişe başarısı herkesin bu türden hikayelere yönelmesine sebep oldu. John Carpenter, elindeki kuş kadar bütçeye rağmen rahatsız edici bir gerçeklik duygusu sağlamayı başarmıştı. Halloween, o dönemdeki tür filmleri için sağlam bir reçete oldu.

Alien gösterildiğinde çok güçlü bir etkiye yol açtı, daha önceki bilim kurgulara benzemiyordu ancak bu daha çok tasarımdan, sanat-görüntü yönetiminden ve usta işi rejiden kaynaklanıyor. Hikaye bakımından o dönem moda olan işlerle benzeşiyor yani ortada garantici bir formül var. Alien’daki hikâyeyi, uzay gemisinden çıkarıp Amerikan banliyösüne taşıyın, mürettebatı semt sakinlerine, yaratığı Michael Myers’a, Ripley’i de yine Halloween’in final kızı Laurie’ye (Jamie Lee Curtis) çevirin, alın size klasik bir slasher ancak film bir sürü ayrıştırıcı dokunuş sayesinde elbette bu modanın çok ötesine geçiyor. Bu arada ilginçtir, 1978 yapımı Halloween bizde, Alien’ın Türkçe karşılığı olan Yabancı ismiyle afişe çıktı*

Dünyaya dönüş rotasındaki bir ticaret gemisi olan Nostromo’nun aldığı sinyal sebebiyle gönülsüzce indiği gezegende karşılaştığı ve gemiye taşıdığı belanın mürettebatı teker teker avlaması ve ekipten sona kalan olan (bir de kedi var) Ripley’in (Sigourney Weaver) onu uzay boşluğuna fırlatarak yaratığın hakkından gelmesi filmin konusunu oluşturuyor. Bu yazının konusu da yaratığın asıl geldiği yeri göstermek olacak.

Yaratığın Geldiği Yer!

Alien’ı izledikten yıllar yıllar sonra, eskinin ucuz bilim kurgu filmlerine sardığım sıralarda başka bir filmi keşfettim ve bu film Alien’dan tam 14 yıl önce, 1965 yılında gösterime girmişti.

Tür sinemasını takip edenlerin bildiği bir sinemacı olan Mario Bava’nın Planet of the Vampires’ını izlediğim anda Alien’da görüp çarpıldığım kimi şeylerin kaynağının Dan O’Bannon’ın kalemi değil bu film olduğunu olduğunu görerek şaşırmıştım. Filmler başka filmlere benzer, bunda şaşıracak bir durum yok ama Alien gibi tamamen sıfırdan üretilmiş gibi duran bir yapının nasıl olup da eski ucuz bir İtalyan bilim kurgusuna benzediğini, bunu neden kimsenin fark etmediğini ya da dillendirmediğini anlayamamıştım.

O zamanlar yapabildiğim kısıtlı araştırmadan anladığım; Alien’ın, The Thing örneğinin aksine bu eski bilim kurgu filminin resmi bir yeniden çevrimi olmadığıydı. Zaten hikaye bir yerden sonra başkalaşıyor. Görünen o ki Ridley Scott ve saz arkadaşı Dan O’Bannon, Planet of the Vampires’ın büyük hayranlarıydılar ve Alien’ı çekerken bu filmi yağmalamaktan geri durmamışlar.

Durumu anlamanız açısından iki filmin aynılığına bazı örnekler vermek istiyorum. Öncelikle, her iki filmde de kahramanlarımız uzay gemilerini terk ediyor ve aldıkları tehlike çağrısının kaynağını araştırmak için yabancı bir gezegenin çorak arazisine iniyorlar. Gezegene inerkenki  o kaotik ortam iki filmde de aynı şekilde ses ve rüzgar efektleriyle veriliyor.

Filmler devam ettikçe ve kahramanlarımız bilinmeyen bir medeniyete ait görünen tuhaf uzay gemilerine girdikçe ortaklıklar artmaya başlıyor. Bu gemiler dünya dışı formlar ve iki filmde de benzer şekilde uzun döngüsel tünellere sahip.

Planet of the Vampires filmindeki Derelict Ship!

 

Kahramanlarımız bu geçitlerden çıkıp geminin merkezini bulduklarında, Ridley Scott ya da Dan O’Bannon’un, Alien’ı yapmadan önce Planet of the Vampires’ı gördüklerini ve hayran kaldıklarını kanıtlayan şeyi görüyoruz – bir iskelet ancak herhangi bir iskelet değil – dev bir uzaylı iskeleti. Mürettebatı hedef alan belanın önceki kurbanı. Alien’ın sinematik evrenini genişletme konusunda çok işe yarayan ama on yıllarca gizemi çözülemeyen Space Jockey (artık onlara engineer diyoruz) figürü de orijinal değilmiş meğer!

Planet of the Vampires’ın Space Jockey’i…

 

Başka şeyler de var, hepsini yazmak yerine sizi Planet of the Vampires’i izlemeye davet ediyorum. Tüm sentetik taraflarına rağmen sıkılmayacağınızı garanti ediyorum.

Alien, Planet of the Vampires’ın en iyi unsurlarını aldı, onları geliştirdi ve modernize etti. Mario Bava’nın filmi çekildikten birkaç yıl sonra demode gözükmeye başlamış bile olabilir ancak Alien tüm analog görselliğine rağmen bir türlü yaşlanmıyor ve gerçekliğini koruyor.

Alien ve Planet of the Vampires’ın benzerliği bir noktada bitiyor, hikayeler başka yöne doğru gelişiyor. Mario Bava’nın filmindeki yaratıklar cisimsiz şeyler, mürettebatın bedenine girerek onları vampirleştiriyor ve birbirlerini öldürmelerini sağlıyorlar ki bu fikrin Event Horizon’a ilham verdiğini bile düşünüyorum ancak Alien’da gezegene inen ekip gemiye döndükten sonra hikaye başka bir yöne ilerliyor. Planet of the Vampires filminde kabus gezegende devam ederken Alien’da, gemiye geri dönüyoruz.

Gemiye Giren Başka Bir yaratık Daha mı Var!

İşte, “Ridley Scott ve Dan O’Bannon bir yere kadar çaldı ama sonrasını kendileri yazdı” diyenleri üzecek kısım burada başlıyor. Ne yazık ki bu kısımlar da orijinal değil, filmin geri kalanı da 1958 yapımı It! The Terror From Beyond Space filminden yürütülmüş gibi görünüyor.

It! The Terror From Beyond Space, Dünya’dan Mars’a giden ilk gemi olan ama gezegene indikten sonra kendisinden haber alınamayan Challenge 141 ve ekibinin kaderini keşfetmek için Mars’a giden bir geminin mürettebatının başına gelenleri konu ediniyor. Evet, yine aklınıza Event Horizon geldi biliyorum! İlk gemiden hayatta kalan tek bir kişi var; geminin kaptanı ve mürettebatının Marslı bir yaşam formu tarafından öldürüldüğünü iddia ediyor. Ekipten kimse ona inanmıyor ama onu da alarak çıktıkları dönüş yolculuğunda yaratık ortaya çıkıyor ve mürettebatı avlamaya başlıyor.

Yani bu filmde de Alien’dakine benzer şekilde bir uzay gemisi mürettebatının farkında olmadan gemiye taşıdıkları ve ellerindeki silahlarla mücadele edemedikleri uzaylı bir yaratığın yarattığı kabusu izliyoruz ve ne tuhaftır ki final bile aynı! It! The Terror From Beyond Space’in sonunda hayatta kalan kahramanlarımız tıpkı Alien’daki gibi geminin dış uzaya açılan kapısını açıp yaratığı nefessiz bırakarak yok ediyorlar ve o sırada tıpkı Ripley gibi (ama onunkisi kadar erotik bir şekilde değil) astronot kıyafetlerini giymişlerdir.

Bütün bunlardan ne anlıyoruz, artık Alien’i sevmeyelim, Ridley Scott’a yüz vermeyelim mi? Hayır, asla! Alien, tıpkı George Lucas’ın Star Wars filmlerinde yaptığı gibi, bir zamanlar B-sinemasının bütçesizliğine kurban gitmiş bir sürü filmi tek bir hikayenin içine sokan ve bunu hakettiği forma dönüştüren bir iş. Gezegende yaratık kuluçkasıyla karşılaşma, dehşetin gemiye sızması, yaratığın kuluçka evresine insan bedeninde devam etmesi ve doğumun o bedenden (olabildiğince vahşi bir sezaryen sekansıyla) gerçekleşmesi hem fikir hem de uygulama olarak olağanüstü! Mario Bava, Giger ile çalışabilse ortaya ne çıkardı bilmiyorum ancak eldeki imkanlarla ve çocuksu bir hayal gücüyle kotarılmış filmlerdi bunlar. Alien ise o filmler izleyerek büyüyen çocukların yeniden ama bu kez yetişkinler için çektiği filmdi.

Sinemadaki ilhamlar bazen çok tuhaf yerlerden gelir. It! The Terror From Beyond Space filmindeki yaratık kostümü o kadar berbattı ki, kostümün içindeki oyuncunun çenesi maskenin ağız kısmından görünüyordu. Ekip çaresizce adamın çenesini boyayarak onun bir dil gibi görünmesini sağlamış, en azından öyle olacağını ummuştu. Ortaya çıkan sonuç korkunç ama bunun Giger’e ilham verdiği muhakkak. Yoksa yaratığın ağzından çıkan o metalik dişlerle dolu çeneyi zor görürdük gibi geliyor.

Planet of the Vampires da bütçe sorunlarından fazlaca nasibini alıyordu. Öyle ki kendinizi uzayda bile hissedemiyor çünkü “burası bir set” diye bağıran iç sesiniz buna asla müsaade etmiyordu ama Alien sizi gerçekten uğursuz bir gezegene indirip orada dolaştırmayı başarıyor. Mario Bava’nın yetenekleri ve bütçesi kafasındaki filmi çekmeye yetmemiş olabilir. Alien ise bu filmden pek çok temayı, orijinal filmdekinden çok öteye taşıyor.

Resim Sevinci programlarını yapan Bonus saçlı ressam Bob Ross, “resim yaparken korkmayın, hata diye bir şey yoktur, biz bunlara mutlu kazalar diyoruz” der ya o şekil, sinemada da çalmak diye bir şey yok ya da çalıp rezil etmedikleri sürece biz buna ses çıkarmıyoruz!

Saydığım sebepler yüzünden Alien çalan bir film ama hırsız değil! Evinize girip mücevherlerinizi çalan bir hırsızın bunların değerini paha biçilemez hale getirerek insanlığa hediye ettiğini düşünün. Çok kızmadınız herhalde.

Alien ve devam filmleri popüler kültürdeki yerini koruyor, bu uzaylı yaratığın sinematik evreni devam filmleri, spin-off filmler, çizgi romanlar ve video oyunlarıyla genişlemeye devam ediyor. Mario Bava’nın ve Edward L. Cahn’ın filmleri ise çoktan unutuldular, tür meraklıları dışında kimse bilmiyor ama işte film işi böyledir. Çektiğiniz filmi kimin izlediğinizi bilemezsiniz, o meraklı çocuklardan bazıları büyür, Ridley Scott, George Lucas olur. Sinemanın büyüsü de tam olarak budur. İyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Murat Tolga Şen

  • Halloween, Alien’dan 1 yıl önce çekilmiş olmasına rağmen bizde Alien’dan 1 yıl sonra, 1982’de sinemalarda gösterildi. Bununla ilgili olabilir.
Share

4 Yorumlar

  1. Mansur Yıldırım

    Güzel bir yazı olmuş sonuçta çalıntı da olsa ne olursa olsun türünde bir başyapıt çıkmış ortaya yazı için murat tolga şen abiye teşekkürler.

  2. Merhaba Murat bey, Alien’ın ‘ilham aldığı’ bazı kaynakları belirten toparlayıcı yazı ve eklediğiniz açıklayıcı kareler için elinize sağlık. Benim eklemek istediğim noktalardan birisi -sizin ne zaman izlediğinizi bilemiyorum ama- Planet of the Vampires ile (ve diğer çok sayıda B filmleriyle) Alien’ın benzerliklerine dikkat çeken yazılar/değerlendirmeler filmin gösterime çıktığı yıldan itibaren başlamış olduğu. İlk verilebilecek örnek Cinefantastique dergisinin 1979’da konuya ayırdığı sayfalar olabilir. Bugüne değin bu ‘ilham alma/esinlenme’ konusuna yönelik kaleme alınmış çok sayıda yazının en azından bir kısmına İnternet üzerinden erişilebilir. İşaret etmek istediğim bir diğer konu da, Alien’ın senaryosunda geminin bir gezegene inmesi ve orada bulacağı yaratığı-ne pahasına olursa olsun- dünyaya getirmesinin kargo gemisinin sahibi şirket tarafından daha önceden planlanmış (bu durumu hem android Ash’den hem de geminin ana bilgisayarı Mother’dan öğreniyoruz) bir strateji olarak verilmiş olması. Bu noktada devreye giren-mürettebatın daha fazla ücret için aralarında yaptığı tartışmayı saymaksızın- acımasız kapitalizm, çalışanların hakları, güvenceleri ve dev kuruluşlar için insan hayatının hiç bir değeri olmaması gibi konulara yer veren senaryonun kendisine örnek almış olduğu öncüllerinden ciddi biçimde ayrıldığını düşünüyorum.. Son olarak, hem yönetmen Scott hem de O’Bannon’un 1979’da verdikleri bir söyleşide Bava’nın filmini daha önce hiç seyretmediklerini iddia ettiklerini de eklemek isterim.

    Düşüncelerimi paylaşmak istedim, kolay gelsin…

  3. Planet of the Vampires’ı, Alien’dan bir 10 yıl kadar sonra izledim. İzlediğim tarihe kadar da bu konuda bir makaleye rastlamamıştım. O zamanlar internet olmadığından dışarda yazılmış eleştirilere ulaşmak mümkün değildi. Scott ve O’Bannon düpedüz yalan söylemişler, bunu iki filmi de izlemiş olan herkes anlar.

  4. Ümit Yaşar Özkan

    Merhaba Murat Bey

    Zihin açıcı bir yazı olmuş, elinize sağlık. Esinlenme, ödünç alma, aparma vs. vs. bunların arasındaki çizgi o kadar ince mi acaba? Alien’de olduğu gibi ortaya çıkan eser yeni bir şey ortaya koyuyorsa ‘esinlenmeler’ de yaratıcılığın bir parçası sayılmaz mı?
    Sanat tarihinde sıfırdan yaratılan bir eser var mı ki?
    Yazınızı okuyunca Alien üzerinden tartışılan başka bir intihal meselesi geldi aklıma. Alien gösterime girdikten sonra bilimkurgu yazarı A.E. Van Vogt intihal iddiasıyla yönetmene dava açmış. Vogt, senaryonun Uzay Tazısının Yolculuğu romanından aparıldığını iddia ediyormuş.
    Vogt haklı mıydı bilemiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir