Picnic at Hanging Rock, “her şey başlar ve biter” ve “gördüklerimizi sandığımız rüya içinde bir rüya” diyerek sonu olan yaşamın hüznünü duyumsatır süresi boyunca.
Film erkek egemen bir dünyayı göstermektedir. Kahramanı koruyan ve ona yardım eden dişi varlık Ariadne figürü dışında kadınların olmadığı bir dünya resmedilir.
Passengers; mantık hataları bir kenara konulduğunda ve kendimizi görselliğine bıraktığımızda zevk alabileceğimiz, ancak onun ötesine geçildiğinde oldukça yavan bir film.
Filmin polisiye türünde Türk sinemasında ilk ve tek olduğunu söyleyebilirim. Güncel politik tartışmalara girmekten ve halkın yanında durduğunu göstermekten çekinmeyen başka bir filmle karşılaşmadım.
Zıpçıktı, esasen bir Hollywood yapımı olan Problem Çocuk’un (1990) uyarlaması. Bir başka deyişle; çılgın bir rip-off. Neden mi çılgın? Gelin buna hep birlikte bir göz atalım.
Brandon ve Philip isimli iki arkadaş, kendi hayat görüşlerine uymadığını düşündükleri bir arkadaşlarını filmin henüz ilk dakikasında iple boğarak öldürürler.
La La Land şüphesiz Damien Chazelle’in en iyi filmi, Ryan Gosling ve Emma Stone’un ise en etkileyici performansları… Fakat ondan da öte son yılların en romantik düşü…
Rogue One: Bir Yıldız Savaşları Hikayesi, amacını aşan bir film. Açıkçası bu filmin olası başarısını Disney nasıl yorumlar bilinmez ama Rogue One’dan sonra Güç Uyanıyor’un boyası çizilmiş oldu!
Şeytanın Oğlu bu haliyle bir seyret unut filminden ötesi değil ancak bir vakit kaybı olmadığı da ortada. Sırf şeytan çıkarma hadisesine getirdiği bilimsel yaklaşım sebebiyle bile ilgi gösterilebilir.
Nazım Hikmet için birileri ‘’keşke kaçmasaydı’’ der demez Rahmi Eyüboğlu ‘’Sen hiç öldün mü, arkadaş?’’ diye sorar ve “ölüm” karşısında tek bir davranış şekli olmadığını söyler.
Eksiklerine rağmen tuhaf bir çekiciliğe, ciddiyete ve sürükleyiciliğe sahip olan Dört Hergele bir daha ispat ediyor ki Yılmaz Atadeniz-İrfan Atasoy iş birliği, aksiyon sinemamızın en safkan örneklerini ortaya çıkarıyor.