Gerek sinema öncesi geçmişi gerekse sinema kariyerindeki tercihler hesaba katıldığında 1970’lerde Amerikan sinemasına damgasını vuran kuşağın belki de en ilginç mensubu Paul Schrader’dır.
Suicide Squad çizgi romanı içinde Harley Quinn’in öne çıkıp en sevilen karakter haline gelmesi ona yeni dalga hayranlar getirdi ve kendi adıyla ikinci bir seri başlatılmasını sağladı. Bu serinin başına Amanda Conner ile kocası Jim Palmiotti getirildi ve ikisinin yaklaşık üç yıl
Harley, Superman’i ölümden kurtarır, Superman minnetle “Senin bir kahraman olduğunu hep biliyordum” der. Harley ise şöyle yanıtlar onu: “Ben bir kahramandan daha öteyim, ben Harley Quinn’im!”
Harley Quinn, tüm kariyerini çılgın aşk için çöpe atarken asıl ulaşmak istediği hedefe varmıştır artık; en zorlu erkekle olan ölümcül ilişkiyi atlatmayı başararak kahraman diye anılmayı hak etmiştir çoktan.
Paul Dini, Harley için güzellik okulundan terk maceracı kız yerine daha güçlü bir köken hikayesi oluşturmaya karar vermişti. Çılgın Aşk, bu medyada nadir görülen bir karakter çalışması ve aksiyonunu karakterin kendisinden alan sürükleyici öyküsüyle köken hikayeleri için bir ders niteliği taşır.
John Wick serisi, yüzeyde bir aksiyon serisi olsa da, alt metninde zengin semboller ve temalar barındırır. İntikamcı İsa benzetmesi, bu seriyi okumak için güçlü bir mercek sunar: John Wick karakteri, bağrında hem Hristiyan mesih anlatısının unsurlarını (acı, fedakârlık, “ölerek kurtuluşa erme”) hem
Joseph Conrad’ın 1899 tarihli kısa romanı Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği), sömürgecilik dönemi Afrika’sının karanlık kalbine cesur bir yolculuktu. Aradan yıllar geçip Vietnam Savaşı patladığında, Francis Ford Coppola bu hikâyeyi bambaşka bir coğrafyaya, 1979 yapımı Apocalypse Now filmine uyarladı. Her iki eser
Harley Quinn, Batman’de tek bölümlük bir yan karakter olarak yaratıldı, çok sevilmesi üzerine dizinin en öne çıkan yüzlerinden birine dönüştü, oradan çizgi romanlara ve uzun filmlere atlayarak DC’nin en çok kazandıran isimlerinden biri haline geldi.
Arabesk sinemasının yükselişi, dönüşümü ve zaman içinde alt kültür hâline geri çekilişi, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal iklimindeki değişimlerle birebir örtüşen bir serüvendir. Bu sinemanın 70’lerin başında başlayıp 80’lerde zirveye ulaşan süreci, sadece Yeşilçam’ın içinde bulunduğu yapım krizini değil aynı zamanda kitlelerin duygusal
United Artists, 1919 yılında dönemin en büyük yıldızları ve yönetmenleri tarafından kuruldu. Bu hikâye, yalnızca bir başarı hikâyesi değil, aynı zamanda ihanetlerin, çöküşlerin ve yeniden doğuşların öyküsüdür.
İtalyan korku sineması deyince aklınıza ne geliyor? Karşımıza çıkan ilk şey Dario Argento'nun neon ışıklı kâbusları ya da Lucio Fulci’nin mide bulandırıcı derecede gerçekçi şiddet sahneleri olabilir ama bundan çok daha fazlası var.
Avco Embassy ve Carolco... Film yapma modelleri farklı olsa da pek çok benzerlikleri var. Her biri kendi döneminin vizyoner projeleriyle Hollywood’da zirveye yükseldi, fakat sonunda aynı parlaklıkla yere çakıldı. Bu iki şirketin hikâyesi, Hollywood'un rekabetçi doğasının, yaratıcılığın ve ekonomik gerçeklerin ne denli
80'ler sineması birçok yeniden çevrime (remake) ev sahipliği yapar ancak bu dönem sadece bir yeniden çevrim furyası değil, adeta eski yapıtlara yepyeni bir soluk getiren bir devrim dönemiydi.
1950'ler ve 1980'ler arasında, Amerikan sinema endüstrisi, düşük bütçeli film yapımcılarının büyük stüdyolarla rekabet edebileceği ve hatta bazen onları geride bırakabileceği bir dönüşüm yaşadı. Bu dönemin iki önemli oyuncusu, American International Pictures (AIP) ve Cannon Films'dir.
David Allen'ın ölümünden sonra, "The Primevals" projesi, animasyon dünyasında bir efsane haline geldi. Stop-motion tutkunları ve sinema tarihçileri, bu filmin tamamlanmamış halini bile büyük bir hayranlıkla inceledi. Allen'ın projesi, onun sanatsal mirasının bir parçası olarak kabul edildi.
Önemli olan filmlerin hangi sırayla çekildiği değil, Jason Robards’ın Leone ve Peckinpah hakkında daha önce hiçbir kitapta yer almayan müthiş iddiası. Şimdi sıkı durun.
Filmin finali tümüyle Allen’ın ümide fırsat tanımayan, soğuk ve karamsar dünya görüşünü yansıtmaktadır. Woody Allen sinemasına aşina olan herkes, Kahire’nin Mor Gülü’nü zaten o depresif finali için çektiğini anlamıştır.
Özcan Alper’in Sonbahar filminde, öğrenci olayları nedeniyle hapishanede yatan Yusuf, sağlık sorunları nedeniyle tahliye ediliyor. Film, memleketine dönen Yusuf’un ömrünün son günlerinde yaşama dair yaptığı muhasebeye odaklanıyor.
Duvara Karşı filmi göçmen olmaya dair çok dilli, çok kültürlü karakterlerin hikayelerini, farklı kültürlerin kesişim noktasında anlatırken, filmin soundtrackini de karakterler gibi çok dilli ve çok kültürlü yapıda oluşturuyor.
Sarmaşık, armatörünün iflasını bildirmesi ile denizin ortasında kalan bir gemi ve altı mürettebat üzerinden iktidar, hiyerarşi, otorite gibi kavramları tartışıyor. Üç epizoda bölünen filmde, Deniz Üstü Köpürür şarkısı üç kez duyuluyor.