Gerek sinema öncesi geçmişi gerekse sinema kariyerindeki tercihler hesaba katıldığında 1970’lerde Amerikan sinemasına damgasını vuran kuşağın belki de en ilginç mensubu Paul Schrader’dır.
Post-apokaliptik filmleri (“kıyamet sonrası sineması”) kavramsal bir bütünlük içinde değerlendirmeden önce altını çizmemiz gereken ilk husus; kavramın, özü itibariyle inanca dair olduğudur.
Andrey Tarkovski; 54 yaşında hayatını kaybeden yönetmenden geriye; sinema tarihini değiştiren, dönüştüren, ufuk açıcı, kısa ama çok güçlü bir filmografi kaldı.
“Güvenlik mi, özgürlük mü” sorusu nispeten özgür olan veya kendini özgürlüğün batmayan güneşi filan zanneden ülkelerde tartışılan bir konu. Tabii sanat hayattan beslendiği için, bu tartışmanın sinemaya yansıması da kaçınılmaz.
Türk sineması insanın insanileşmesi için uğraşıyor mu, hayvan hakları kavramına nasıl bakıyor, “yediğimizin” ve “giydiğimizin” gerçek bir “canlı” olduğunu anlamamamızı sağlayacak, endüstriyel sözde çiftliklerde sömürülen veya sokaklarda zorlu koşullarda yaşamaya çalışan acı çeken bu canlılara karşı sorumluluk duymayı ve yardım etmeyi “dayanak”
Olağan olana ters beğenilere sahip, aynı ölçüde farklı ve zıt yaşam biçimleri olan ailelerin anlatıldığı The Addams Family ile aynı günlerde yayınlanmaya başlayan The Munsters sıradana meydan okuyan bir yaklaşıma sahipti.
Bu topluma reva görülen çirkinliklerin en büyüklerinden olan Recep İvedik yozlaşmadır, çöküştür, halk ile hiçbir ilgisi yoktur ve onu halkın bir parçası görmek halktan ümidi kesmek demektir.
Lamberto Bava öyle bir yönetmen ki inişli çıkışlı bir grafik çizen filmografisinin her bir halkasında büyüleyici bir bölüme, bir sahneye ya da bir ana muhakkak rastlanıyor.