
Perdede eski bir ev, karanlık bir koridor ve gecenin bir yarısı kendi kendine ses çıkaran eşyalar görünce artık pek heyecanlanamıyorum. Korku sineması bu evlere o kadar çok girip çıktı ki hangi kapının kapanacağını, aynada kimin belireceğini, karakterin arkasından ne zaman bir şey geçeceğini emlakçı gibi biliyoruz! Never After Dark, bu tanıdık malzemeyle başlayıp bir süre sonra seyircinin bildiklerini elinden almayı beceren, hayaletli ev meselesinde hâlâ anlatılacak bir şeyler bulunabileceğini gösteren bir film. Bazı bölümlerde koridorları gereğinden uzun dolaştırıyor ama sonunda geldiği yer, baştaki sabrımızın karşılığını büyük ölçüde veriyor.
Dave Boyle’un yazıp yönettiği filmde, huzur bulamamış ruhları öte tarafa göndermekle geçinen Airi’nin yeni işini takip ediyoruz. Moeka Hoshi’nin canlandırdığı genç kadın, kırsalda bulunan eski bir otele çağrılıyor, binanın sahibi Teiko evde bir varlık olduğuna inanırken oğlu Gunji bu işe şüpheyle yaklaşıyor. Hayaletli ev filmlerinin değişmez kadrosu kurulmuş durumda: Bir şey gördüğüne yemin eden ev sahibi, ona inanmayan yakını ve sorunu çözeceğini söyleyen uzman. Normal şartlarda filmin yarısını birbirlerini ikna etmekle geçirmelerini bekleriz ama Airi’nin böyle bir derdi yok, ruhlarla ilişkisi zaten mesleki. Başkalarının kaçacağı yere iş almaya geliyor.

Airi’nin hoşuma giden tarafı da bu rahatlığı. Her gölgeye çığlık atan, varlığı gördükten sonra bir daha bakmak için aynı odaya giren korku filmi insanlarından farklı bir tecrübesi var. Üstelik çalışma saatlerini de belirlemiş, hava karardıktan sonra ruhların güçlendiğini bildiği için işini gündüz yapmak istiyor. Sonunda mesai kavramını öğrenmiş bir medyum bulduk! Ev sahibinin hemen başlayalım hevesine karşı koyması, seansı seyretmek istemesine izin vermemesi, yaptığı işi belli kurallara bağlaması karakteri daha ilk bölümlerde tanımamızı sağlıyor. Elbette bir korku filminde kurallar bu kadar özenle anlatılıyorsa, birazdan başlarına gelecekleri de tahmin ediyoruz.
Japon hayalet sinemasının izinde
Japon hayalet sinemasının iyi örneklerinde sevdiğim şey, evin içinde bir yaratık bulunmasından önce evin kendisinden rahatsız olmaya başlamamızdır. Ringu televizyona, Ju-On sıradan bir evin odalarına, Dark Water ise tavandaki su lekesine duyduğumuz güveni bozmuştu. Özellikle sonuncusunu izledikten sonra üst komşunun banyosundan gelen rutubete eskisi kadar rahat bakamıyorsunuz! Never After Dark da mekânın bu gücünü kullanıyor. Kapılar, yansımalar, karanlıkta kalan boşluklar derken gözümüzü kadrajın içinde gezdirmeye başlıyoruz, yönetmen bir şey göstermediğinde bile gösterebileceği yerleri kontrol ediyoruz. Seyirciyi filmin güvenlik görevlisine çevirebilmek, bu türün hâlâ çalışan numaralarından biri.
Buradaki ilginç ayrıntı, filmin yönetmeninin Amerikalı olması. Dave Boyle, Japonya’da Japon oyuncularla ve Japonca çektiği hikâyede, ülkeyi birkaç ürpertici gelenek ve uzun saçlı hayalet üzerinden kullanmakla yetinmiyor. Karakterin gündelik hayatına, iş yapma biçimine ve insanlarla arasına koyduğu mesafeye de yer ayırıyor. Airi’nin yanında taşıdığı yalnızlık, filmdeki doğaüstü hareketlilik kadar önemli. Kendi otomobilinde yaşayan, başkalarının evlerindeki ölüleri yolcu ederek geçinen birinin hayata ne kadar yerleşebildiğini düşünüyorsunuz. Milletin hayaletini evinden çıkarıyor ama kendisinin doğru dürüst kalacak yeri yok. Mesleğin geleceği var mı, ondan da emin değilim.

Airi’ye eşlik eden Miku’nun yansımalar üzerinden gösterilmesi ise filmin görsel açıdan en verimli tercihlerinden. Otomobil camı, ayna, kapalı televizyon ekranı gibi yüzeyler, görüntünün içinde başka bir görüntü taşımaya başlıyor. Boyle böylece hayaleti göstermek için her defasında sahnenin ortasına buyur etmek zorunda kalmıyor, bazen bakışımızı biraz kaydırmamız yeterli oluyor. Eski usul sinema hilelerinin hâlâ ne kadar işe yaradığını görmek güzel. Bilgisayarın bütün imkânlarını kullanıp perdede dijital sis dolaştırmak yerine, doğru yere yerleştirilmiş bir yansımayla insanı huzursuz edebiliyorsunuz. Korkunun bütçeden önce kadraj meselesi olduğunu hatırlatan anlar bunlar.
Eski otelin koridorlarında dolaşırken The Shining’i hatırlamak da kaçınılmaz ama burada akrabalık kurmakla filmleri aynı seviyeye koymayı birbirine karıştırmayalım. Kubrick’in oteli, insanı daha içine girmeden yutacak büyüklükte bir kötülük duygusu taşıyordu. Boyle daha sınırlı bir alanda, ne gördüğümüzü ve gördüğümüz şeyin ne anlama geldiğini sorgulatarak çalışıyor. Bu açıdan The Others gibi, evin içindeki varlıkların konumunu yeniden düşünmemizi sağlayan hayalet hikâyeleriyle de konuşuyor. Ayrıntısına girmeyeceğim, filmin elindeki en iyi malzemeyi eleştiri yazısında tüketip sonra seyirciyi boş eve göndermenin anlamı yok.
Hayalet hikâyesinden ev istilası gerilimine
Hikâyenin yön değiştirmesi, Never After Dark’ın asıl marifeti. Başlangıçta belli bir işlemin uygulanmasıyla çözülebilecek gibi görünen musallat meselesi, Airi’nin bildiklerinin yetersiz kaldığı bir hâl alıyor. Böylece film, hayalet hikâyesinin yanına eve yönelik somut tehditleri de yerleştiriyor. Doğaüstü korkuyla ev istilası gerilimi birbirinin alanına giriyor. Bu iki damarı birleştirirken seyircinin alışkanlıklarından yararlanması akıllıca. Karanlıkta gördüğümüz her şeyi aynı torbaya atmaya o kadar alışmışız ki film o torbanın ağzını açınca bir süre ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Moeka Hoshi’nin performansı da bu değişimin işlemesine yardımcı oluyor. Airi’nin işine hâkim tavrıyla karşılaştığı şeyden duyduğu tedirginlik arasında belirgin bir geçiş var, karakterin güveni sarsıldıkça bizimki de sarsılıyor. Ancak senaryonun bütün insanlarına aynı özeni gösterdiğini söylemek güç. Bazı ilişkiler ve davranışlar, kurulan gizemin ihtiyaçlarına yetişmek için çabuk geçiliyor. Filmin atmosfer oluşturma konusunda gösterdiği sabrı karakterlerin geçmişine de ayırmasını isterdim. Her sorunun cevabını istemiyorum ama evdeki hayaletin nasıl çalıştığını öğrenirken yaşayanların nasıl insanlar olduğunu da biraz daha anlayabilsek iyi olurdu.
Tempo sorunları ve performanslar
Temponun yer yer aksaması da yedi puanda durmamın sebeplerinden. Ağır ilerleyen korku filmleriyle bir sorunum yok. The Changeling gibi bir film, boş odaların içinde dolaşırken de seyircisini elinde tutabilir. Mesele, beklediğimiz süre boyunca gerilimin değişip değişmemesi. Never After Dark bazı bölümlerde aynı huzursuzluğu biraz fazla uzatıyor, ardından yeni bir bilgiyle toparlanıp yeniden ilgi çekici hâle geliyor. Yine de gösterdiği sabrın karşılığını kanlı ve tehlikeli bir yere vararak vermesi önemli, yalnızca güzel çekilmiş karanlık odalar seyretmiş olarak kalkmıyoruz.
Hayaletli ev filmlerini seviyorsanız Never After Dark’a zaman ayırın. Türün geçmişini bilen, birkaç eski numarayı iyi kullanan ve bunların arasına kendi sürprizini yerleştiren bir film. Her kapısı yeni bir yere açılmıyor ama açılanların arkasında bakmaya değer şeyler var. Airi’nin meslek hayatı da bize faydalı bir ders bırakıyor: Bir evden tuhaf sesler geliyorsa önce nedenini araştırmak lazım. Her şeyi hemen hayalete bağlamayın, evde yaşayanların da sabıka kaydına bakın!
Puanım: 7/10